21 Ekim 2010 Perşembe

'Piç' mekanlar

(Arıza kafa modunda yazılmıştır. İstisnalar için asla söylenecek sözüm yoktur. Modunuzu yüksek tutarak okumanız tavsiye edilir.)

Bizdeki mimarlar ve batıdaki mimarlar!

Kulağa hoş geliyor mu? Nasıl şeyler çağrışıyor beyninizde acaba?..

İyi mi, kötü mü? Orijinal mi, kopya mı?

Taklit mi, yoksa türünün ilk örneği kalem darbeleri mi?..

Batıdaki mimarlar daha en baştan, kökten medeni, özgür ve yaratıcı şekilde yetiştiklerinden; ortaya çıkardıkları binaların ve mekanların tasarımlarında da cesur ve öncüdürler. 'Olmayanı' cesaretle konduruverirler kağıtlarına... Oradan da hayatın zeminine... Hem de yüzde yüz düşündükleri gibi. Tıpkısının aynısı!..

Düşüncelerinin yeniliğine ve orijinalliğine birebir hizmet ettirirler teknolojiyi ve malzemeyi. Çeşitli kriterlerin kölesi olmaz onların tasarım güçleri. Dikdörtgenlere, düz hatlara veya yuvarlaklara boyunlarından bağlı değildirler. Onlar geometriyi de, teknolojiyi de, felsefeyi ve hatta toplumsal kabulleri de kendi düşüncelerinin peşine katarlar.

Cesursan ve cesur olmana, bunu ifade etmene imkan veriliyorsa; sen de inan bana ortaya neler neler koyarsın!

Bizdeki en iyi mimarların bile çoğu, illa ki önce batıdakilerin son çalışmalarını tararlar. Hatta her ay tanınmış ofislere en az iki adet, ciltli, son çıkan yabancı mimari kitaplar girer. Bu kitaplara binlerce liralar harcanır. Yeni ve havalı bir proje beklendiğinde; önce bu kitapları yalayıp, yutarlar ve en ince detayına kadar oradaki eserleri tararlar. Sonra kılıbık ve suçluluğu içlerine sindirmiş el hareketleriyle, benzer ve
'sözümona yeni'eserler ortaya çıkartırlar!

Bütün telif haklarını, fikir eserlerine saygıyı, kanuni hak korunmasını, öncü tasarımcılığı hiçe sayan ve bütün ölçüleri alt üst eden yaratılışımızla, ortaya çıkardığımız onlarca taklit binayı ve mekanı, müşterilere "Benim orijinal tasarımım" etiketiyle lanse edip, paraları gömmekten hiç gocunmayız bile! Çünkü biz ta en baştan beri hep onları takibe, kopyalamaya ve onlara özenmeye göre yetiştirildik. Yalan mı?!..

Ve biz; onların tersine, içe dönük, çekingen, herşeyden korkar şekilde, baskılar altında eğitildik ve meslek sahibi olduk. Ayıplanma ve etiketlenme korkusuyla, dogmalara karşı gelmeme itkisiyle hep kutunun içinde ve 'tarif edilebilir' kaldık.

Onlar sıfırdan kalemi ellerine alıp, kendi düşüncelerindeki o ilk oluşumların temellendirdiği tasarım kabullerini, mevcut teknolojik imkanlarla donatırken; biz, mevcut teknolojik imkanlara göre dört köşe mantıkla binalarımızı-mekanlarımızı 'köle tasarımlar' haline getirdik ve bunu yaparken de hep onların önderliğine yenik başladık yola. Zaten yenik ve boynu bükük, dürüstlükten uzak giriştiğimiz mekan ve bina oluşumlarımızın altına bir de nasıl o imzalarımızı atarız hiç anlayamadım yıllardır!?

Ben mimarideki ilk çalışmalarımda kalemi alıp, sıfırdan, hiçbir mevcut eserden esinlenmeden orijinal şeyler karaladığımda beni kınarlardı ve uyarırlardı. "Tasarıma başlamadan önce yurtdışı örnekleri iyice tarasan da, Amerika'yı yeniden keşfetmeye zaman harcamasan?" derlerdi. Daha özgür ve bağımsız tasarımlarımı ortaya çıkarmam konusunda kendimi uzun yıllar ezik hissettim bu hakim yöntem ve tavır yüzünden.

İşte; o yıllarımda benim ve diğer mimarlık öğrencilerinin sık duyduğu bu cümle, aslında bizim, Türkiye'nin mimari ruhunun ve kişiliğinin de ilk belirtileriydi. Bu kısa cümlenin altında çok fazla kompleks yatmaktaydı. Ama gören ve anlayan çok azdı.

Biraz büyük laf olacak belki, ama bu yaklaşımla peydahlanmış yeni binalarımız, mekanlarımız, hiçbir zaman safkan Türk değillerdi. Bizim birçok binamız bu yüzden kimliksiz ve piç olarak dünyaya geldi. Babası zengin, medeni, yaratıcı ve batılı bir adam, ama adı bile belli değil. Çünkü biz her zaman batılı adamlara, adını bile sormadan 'veririz'! Annesi ise bizim zavallı kadınlarımızdan biri... Çocuk tamamen babaya benziyor, ama anne bizden yani. Ama baba burada değil ki!? Spermini bırakmış, gitmiş!

İşte o yıllarımda bana, yurtdışı örneklerini taramamla ilgili sarfedilen bu 'yenik cümleyi' duyduğunda, sinirlenmeyen, kendini hiçe sayılmış saymayan, alınmayan ve boynunu büküp, hemen literatürleri taramaya başlayan mimarlar ve tasarımcılar çoğunlukta oldukça; bizim binalarımız ve mekanlarımız her zaman ortalıkla birer 'piç' olarak dolaşmaya devam edecektir!

Biz en iyisi dizlerimizi dövelim duralım hala!


ARIZA ADAM
Ömer

Videoları:

15 Ekim 2010 Cuma

ARIZA ADAM HAREKETİ ENGELLENEMEZ!

ARIZA ADAM HAREKETİ ENGELLENEMEZ!

Çünkü beni bu tohumlar, bu topraklar, bu iklim, bu hava, bu su
arızalandırdı.

Bu toprakların ve bütün bizi kapsayan doğal şartların -altın gibi değer biçilemez- olmasına rağmen, bu toprakların üzerinde yaşayan ve adına insan denen yaratık arızalandırdı beni. İçimdeki bütün enerjiyi kendine tepkiye çevirdi. Bütün yaratıcılığımı ve yeteneklerimi ona karşı çevirdim.

İyi ile kötü arasında kesin hatlarla bir seçime yaklaştığımız günümüzde, artık felsefesiz, temelsiz, düşüncesizce maddi amaçlı yaşayan gafiller enayidir, kılıbıktır, caizdir!

Ayıpların, dogmaların, utangaçlığın, pimpirikliliğin arkasına sığınmak doğruculuk, güzellik değil, yalancılıktır! Ben asla böyle olmadım, olmayacağım.

Genç kitlenin içindeki o eşsiz, masum, çılgın ve umarsız titreşimlerle bezendim. Çünkü geleceğe bakan her ruh, gençliğe yakın olmaya mecburdur. Diğerleri ise fosiller, moruklar, bir süre sonra kullanım süresi dolan işe yaramazlardır.

Unutmayın; şimdiye kadar etrafımızı saran politik, siyasi ve eğitimsel, toplumsal yanlışlıklar çok çirkin boyuta gelmiştir ve asla genç kitle sizler gibi olmayacak! Onlar gerçekten aydınlık insanlar; sizleri çekemezler, sizler gibi düzenbaz, korkak ve takıntılı olamazlar! Ben de olamam!

Çünkü ben her zaman genç ve yaratıcıyım. Üretkenim! Sizler gibi yalaka, üç kağıtçı, materyalist ve az çalışıp, bol para kazanma heveslisi değilim! Ben insanım!

Gerisi kukuma anlatın ve yakınımdan toz olun, gidin!


Bütün fosillere ve moruklara...

ARIZA ADAM
Ömer

* * *

Lütfen sayfama buyrun; tepkilerimi paylaşın.
http://www.facebook.com/ariza2010


22 Eylül 2010 Çarşamba

Pustu Kustu



Ortam artık puslu
doğruyu düşünen herkes dayanamadı kustu.
Zarar yok gerçi
oldum olası bu halk hep göğe baktığında
gördüğü hep şu pis 'pus'tu.

Lakin memleketin çoğunluğu tarrrağa yan bastı.
Benim de bağırsakları kesif bir gaz bastı.
Artık bu salakça ve içten mücadeleler
dedeyi, nineyi, veledi hepten kastı.
Pis osurmaya ramak kaldı.

Emekçinin ekmeğini arslanlar aldı
düşünenlerin aklını cahiller aldı
hayretler uçuşur havada artık
ne yapsak, ne etsek faydasız.

Herkes benim gibiyse eğer
Hep bir ağızdan
cayır cayır
kallavi osuruğa az kaldı!


ARIZA ADAM
Ömer

11 Eylül 2010 Cumartesi

Referandumdan bir gece önce

Bu akşam kendime, ne birada, ne çayda, ne kahvede, ne de puroda sınır koymadım! Deli gibi, manyaklar gibi, sapıklar gibi, alabildiğine içeceğim ve alabildiğine dumanaltı yapacağım kendi kendime!

Evdeki iki kadın nesli de yattı yataklarına zaten; kaldım bir başıma... Ha bir de Micho Amigo Dalman ismindeki kedim var; o da yaymış kıçını sabahtan beri uyukluyor. Yani ondan da hayır yok bana.

Zaten referanduma doğru iki gün öncesinden almışım teskim edicileri, uyku ilaçlarımı; bugün gün içinde bile üç saat uyudum fazladan. Şakülüm, kıblem şaştı. Akşam oldu, saat onikiye dayandı, daha yeni patladı afyonum. Bir de yarın da sandık başına gideceğiz oy vermek için ya; uykum artık hiç gelmez herhalde. Beynim titreşiyor, ruhum alevleniyor, sinirlerim deli gibi atık!.. Avrad ve küçük kız yanıma bile yaklaşamadılar sabahtan beri, 'paylarım' diye. Gerçi paylarını da aldılar bir ara sinir sistemimden yana, ama neyse!..

"Arıza Adam'a yakışır ara sıra hadise çıkarmak." derim, ama ne yazık ki bu hadiselere en çok da yakınımda olan sevdiklerim kurban gider ve bugün de bir miktar öyle oldu zaten! "Allah affetsin beni" diyorum. Başka diyebileceğim, sığınabileceğim bir koruma kalkanı da yok.

Sonuçta şu an geceyarısı ve ben ne tütünde, ne birada, ne de kahvede sınır tanımıyorum. Ne zaman uyurum bilinmez. Sinirim, derdim, hayat mücadelem, ülkemin risk altındaki geleceği ve doğrucuların başına gelecekler, yarınki referandumun sonucuna bağlanmış durumda. Ya boku tümden yiyeceğiz, ya da yırtacağız ve en Cumhuriyetçi şekilde, en Atatürk'çü şekilde medeniyete doğru hepbirlikte kanat açacağız.

Yarın, sonuçlarda çoğunluk "evet" çıksın veya "hayır" çıksın; dünyanın önünde ya hepbirlikte dansöz olacağız, ya da arslanlar gibi dik duran, ona-buna yaltaklanmayan karakterli bir ulus olacağız. TÜRK MİLLETİ olacağız!

Ya gündemlerimizdeki şu ana kadarki komedi devam edecek, ya da stratejisini çizmiş, Atatürk zamanındaki gibi ülkesi için ölebilen bir duruşumuz olacak dünya karşısında.

Ya yine diğer milletlerden gelecek şantajlara, direktiflere göre şu koskoca milletin hayat şartlarını ayar edeceğiz üç kuruş lokma için, ya da "Biz Türküz!" diyecek kadar sesimizi gür kılıp, kendi üretkenliğimizi ön plana çıkarıp, dünya milletlerinin dayatmalarına el açmayacağız. Ne olduğumuzu bileceğiz.

Dünya milletleri, artık atmosferde görünen UFO'lar üzerine bile araştırmalar yapmaya başlamış ve "bir felaket olursa bu dünyada nasıl sağ kalırız" sorusuna cevaplar aramaya başlamışken; biz, ya hala peçeyle, baş örtüsüyle, korsan Kuran Kurslarıyla cebelleşmeye devam edeceğiz, ya da adam gibi "insan" olup, gerçekten Allah yolunda temiz bir toplum olarak dünya insanı olacağız!

Ben yine yarın koşumu yaşarım, dalgamı alabildiğine geçerim, Allah nasip ettiği kadar işimi yapar, aşımı sağlarım, ama bu kutsal topraklar eğer sapkın hedeflere kurban edilirse; gün geldiğinde Atatürk'ün karşısında nasıl dik dururuz ve Allah'a ne hesap veririz, onu da ben bilmem!

Yarın referandum için sandığa gidiyoruz ve geceyarısı bu saatte, benim için tütünde, birada, kahvede, puroda sınır yok.


ARIZA ADAM
Ömer

Güç ve erkekler

Hükümetlerin, partilerin, Türk Silahlı Kuvveyleri'nin, PKK'nın, resmi-gayrı resmi bütün örgüt ve kuruluşların güçlerini ve uygulamalarını gördük. Huzurumuz kaçtı, şehitler verdik, bu yollarda telef olduk, ama hala yıkılmadık ve milletçe ayaktayız Allah'a şükür.

Hortumcuların, fırsatçıların, yalakaların, yandaşların ve üçkağıtçıların güçlerini gördük, onları afişe ettik; bir şekilde yine ayakta kaldık ve mücadeleyi bırakmadık. Sonuçta kârda olan yine bu devlet, bu millet olacak inşallah.

Bunca örgütün, kuruluşun ve yollu-yolsuzların gücü karşısında karşı tedbirlerimizin tanımını yaptık ve reçetesiz kalmadık Allah'a şükür. Biz de panzehirimizi ona göre ayarlıyoruz artık; alıştık bunlara.

Ancak; bütün bu güçlerin ötesinde, daha yıkıcı, çoğu zaman çözümsüz, insanı kaosa sürükleyen ve hayatı ona kapkara, umutsuz gösteren apayrı bir güç var ki; onu hep küçümsedik ve önemsemedik. 'Onu çözüme götürelim de rahat edelim' diye akrabalarımızı sattık, doğduğumuz toprakları terkettik, şehirler değiştirdik, anamızın ak sütünü tanımaz olduk. Onun uğrunda işimizi değiştirdik, eskilerimize cephe aldık, henüz kimliği oturmamış yeni'mizi savunur olduk. İsmimize, cismimize, soyadımıza karşı geldik. Kendi tarihimizi tanımaz olduk.

Sessiz, güzellik maskesi ile perdelenmiş, ahenkli ve estetik duruşuyla bu gücün önünde hep eğilip-büküldük, dilimizi şeyimize sokup, efendilik tasladık. Eğilip-büküldükçe de daha bir kemiksizleştik.

O gücün insan üstünde ne denli yaptırımcı ve kurnazca ayartıcı olduğunu hep küçümsedik.

Nedir o güç, hala tahmin edemediniz mi?!..


Şimdi söylüyorum:

Tabii ki dırdır'ın gücü!..

Kadının, avradın, karının, eşin, sevgilinin, yavuklunun gücü!

Daha da açabilirsiniz isimlerini, farketmez. Erkeğin karşısında, yazımın başında saydığım bütün o kuruluşlar, örgütler, şahıslar ve kurumlar bir şekilde güçlüydü, ama Dırdır'ın gücü, içten içe hep yıkıcı olmadı mı onun için?.. O saydığım şahsiyetsizlikleri ortaya koymasına hep o güç neden olmadı mı?

Yıkılan kankiliklerin, dostlukların, satılan akrabaların, terkedilen eski toprakların, elden giden mevkilerin ve en önemlisi, o masumca yaşama arzusunun, umutların ve rüyaların akibeti hep o Dırdır'ın gücünden dolayı aynı olmadı mı?

Bence her erkeğin en büyük imtihanı; Dırdır karşısında gösterdiği soğukkanlılık ve direnç miktarının ne kadar olacağıdır! Bu onun eğitimidir, sınanmasıdır, takviyelendirilmesidir. Komandonun sert eğitimi gibi, Dırdır karşısında erkeğin ayakta mı kalacağı, yoksa ipleri mi elden bırakacağı, onun geleceğini belirler. Günler geçtikçe daha bir kedileşmiyorsa, daha bir yelkenlerini suya indirmiyorsa, karakterinden bir şeyler eksiltmiyorsa; erkeğin hayattaki diğer zorluklar ve güçler karşısında yıkılması mümkün değildir! Çünkü o, hayatın en güzel, ama en tehlikeli yaratığı olan Kadın karşısında en büyük sınavını vermiştir ve çeliklenmiştir!..

Dırdır'ın gücü ile sınanmakta olan bütün erkekler adına; "asla ipleri ellerinizden bırakmayın" diyorum!

Hadi rastgele!


ARIZA ADAM
Ömer

1 Eylül 2010 Çarşamba

Haklı, Haksız ve Referandum

Beyler!

Sizler politikacılarsınız. Siyaset yapıyorsunuz ve ülkeyi de tam anlamıyla referandum yolunda ikiye böldünüz!..

Eh... Ellerinize sağlık! Allah ne muradınız varsa versin!

Meydanlarda harala-gürele bir çığırtkanlık, karşılıklı büyük-büyük, ukalaca laf atmalar, asıllı-asılsız suçmalar, lekelemeler, mesnetsiz ithamlar... Feci karmaşık bir laf salatıcılığı...

Çirkin, akortsuz, saldırgan... Genç-yaşlı bütün ruhların rengini bozan ses tonları...

Bu zaten sizin işiniz. Hatiplik sanatı... Yaptığını, yapmadığını, yapabileceğini, yapamayacağını laflarıyla allayıp-pullayıp, halka güzel görünme mahareti... Dahası; halkı üçkağıda getirme becerisi!..

"İki pehlivan çıktı meydane; herbiri birbirinden merdane" hesabı, atıp-tutuyorsunuz. "Allah ne verdiyse!.. Ner'den tutturursak... Halkı ne şekilde oltaya getirirsek kârdır." diyorsunuz.

Bu sizin sanatınız... Özellikle ayrım noktasına yaklaştıkça, yenişmek için bütün ülkeyi saran alabildiğine çirkin bir dövüş...

Ama; meydanda iki büyük pehlivan varsa ve ikisi de birbirine kesin tavırla meydan okuyorsa, illa ki bir tanesi doğru, diğeri ise yanlış... Hatta yalancı...

Adetlerimizden biridir... Bizim yollarımızda trafikte bir sürücünün hatası veya kasıtlı terbiyesiz bir hareketi olduğunda; haklı olan taraf, haklı olarak diğerine lafı koyar. Adamı azarlar. El-kol işaretleri yapar. Yüzsüz ve egosu yüksek, haksız taraf da hemen hemen her durumda üste çıkar ve sanki kendisi haklıymış gibi, aynen o da karşı tarafa giydirir lafı. Hatta hadsiz olduğundan, haklı olan tarafın üzerine bile yürür.

Ama illa ki iki taraftan biri haklıdır, diğeri ise haksız, hadsiz ve yalancıdır. Bu gerçek asla değişmez. Ustalığı yüzünden kendisini, olayı görenlere ve hatta olay yerine gelen trafik ekibine haklı gibi gösterse de, haksız taraf bal gibi de 'haksızdır'...

Gerçekten imanlı olanlar; olayın kaydının en tepede tutulduğunu zaten bilirler.

Kardeşim; şimdi siz referanduma doğru yürürken, o meydan-bu meydan birbirinize olur-olmaz atıp-tutuyorsunuz. Meydanlar rezalet! Ülkenin atmosferi rezalet! İşçinin, emeklinin, çalışanın durumu rezalet! Çarşı-pazar, et-kıyma, ekmek rezalet!..

Aynen trafikteki o çirkin kapışmalarımızda olduğu gibi; biriniz
yalancı ve haksızsınız.

Haklı olan, gerçekten hak yolunda, insanı için, halkı için en hayırlı olan sonucu ülkeye getirme adına bu mücadeleye gönül koymuştur.

Haksız ve yalancı olansa; asla bu ülke ve bu halk için hayırlı olanı istemez! İsteyemez!..

O yalnızca kendi insanlık-dışı amaçları yolunda, hırsları ve yüksek egosu uğruna koca bir halkı kendi vahşiliğine alet etmek için bu mücadelededir. Bu esas noktayı halka çaktırmaması da onun ustalığı tabii.

Bu ayrım noktasından yenik, ya da galip olarak ayrılsa da; haklı olan, hak yolunda kazanmış olacaktır.

Ve yalancı, haksız olan taraf...

Bu ayrım noktasından zaferle de, yenilgiyle de ayrılmış olsa; omuzlarına yüklendiği bütün bu koskoca halkın ruh yüküyle büyük ihtimalle cehennemi boylayacaktır.

Gerisi bizi ilgilendirmez!


ARIZA ADAM
Ömer