4 Ağustos 2010 Çarşamba

Uyan Türkiye uyan!!!

Ey insanoğlu! Özellikle de "Türkiye" denen kutsal topraklarda yaşayan insanoğlu! Uyuma uyuma!

Yoksa siz hala evinizin kirasını daha aza indirgeme, arabanızın benzinini daha az tüketme, evinize üç kuruş daha fazla getirme, müdürünüzün kıçını daha itinayla yalama, üzerinize başınıza daha afili kıyafetler satın alma, düzenli uğradığınız kafelerde, barlarda millete kendinizi daha çok beğendirip, hava satmaktan başka şey düşünmüyor musunuz?!

Uyan babam uyan! Dünyada insanlar nelerle uğraşıyorlar biliyor musun?! Diğer ülkeler artık dünya işlerini çözüp, çoktan rutine bağladılar bile ve sık sık ortalıkta cirit atan UFO'lu mahlukları araştırmaya bile başladılar, biliyor musun?! Hatta laf aramızda; artık onlarla görüşenler bile var!

Bir sürü ülkenin hükümetleri ve savunma bakanlıkları bile ellerindeki bütün gizli UFO dosyalarını halka sundular babam. Sen hala enflasyonda, piyasalarda, tarak-kürek işlerinde misin ha?! Yarın akşam tam karınla kan ter içinde sevişirken, bir anda aranızda ahlayıp, oflayan ve cinsel deneyimin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışan cinsiyetsiz bir uzaylının varlığını bir anda farkedersen ne yapacaksın a babam?! Karıyı yatakta bırakıp kaçacak mısın delikanlım benim?

Raconunun sadece kendi yaşadığın çöplükte geçerli olduğunu anlaman için sana ne yapmak gerekiyor be gafil?!

Ya sen alkollüyken arka odada karını, şöyle kaslı maslı, güçlü kuvvetli bir erkek uzaylı becerirse ve karın da onun hastası olursa ne bok yiyeceksin babam?!

Ya da ara ara insanlara bizim ülkede de görünen şu UFO'lar artık iyice tozutup, bir akşamüstü ofisindeki en keyifli anında camdan seni takibe alıp da, bütün bilgisayarındaki o kokuşmuş iş bilgilerini göçertirse, kıçı geniş patronuna ne diyeceksin?!

Bunları daha hiç düşünmedin bile değil mi koçum?

Ama tabii, sen anca pilates topları üzerinde mastürbasyon yaparsın, yaşam koçuna hayatını teslim edersin, bioenerjicilere oranı buranı avuçlatırsın ve bir de ha babam de babam o garip e-posta gruplarında abidik-gubidik mesajlar okursun ve bir sürü insana o iletileri iletirsin! Ama hayata dönük bir uygulama sözkonusu olduğunda pısırıklaşır; "Yooo ben ruhta yükseliyorum bu bilgilerle. Hayat alanı benim dışında kalır." gibisinden savunmalarda bulunursun. Ya da "Para sevgidir." gibi boktan boktan dünyevi teoriler üretir, spritüel algı sınırlarına içine o pis kokan parayı da sokarak, ortama yeni bir renk katmak ister, kendini kandırırsın!

Babam, dedem, anam, yeni nesil kardeşlerim; tamam, iyi yaşamak için, çocuklarınızı iyi şartlarda bir hayat teslim edebilmek için canınızı şeyinize takıp, kendinize özel anlar bile bırakmadan, ruhunuzu size kabul ettirilmiş rutinlere teslim ediyorsunuz, ama bakın, diğer ülkeler artık bu "Dünyadışı Yaşam" gerçeğiyle ilgili bir ton kanıta ulaştılar ve ortalıkta bilmediğimiz bir ton olay dönüyor. Tabii biz yine ülkece o olayı da 10 yıl geriden takip ediyoruz.

Delikanlım benim, raconcu erkeğim, magandam, materyalistim, kapitalistim; her ne olursan ol bu dünyayı sana yedirmezler! Aha bak biraz orada-burada yayınlanan belgeleri, kayıtları incele de bir şeylerden haberin olsun! Öyle iş hayatında yaptığın bir kaç para getiren işle, hortumlamaya çalıştığın paralarla, kandırmaya çalıştığın vatandaşla, sırtına binme tekniklerini sanata çevirdiğin o zavallı çalışanlarınla bu iş bitmiyor! Araştırmalarını bizzat yap biraz; sonra yine görüşürüz seninle, ha ne dersin?

Benden söylemesi... Sonraki bana gelip de "Abiiiiiiii! Keşke seni dinleseydim! Karımı iki tane sırım gibi uzaylı erkek kaçırdılar ve üç gün boyunca tecavüz ettiler! Aaaah abim ah!" diye ağlama!!! Çünkü o zaman da ben sana; "Kendi gerçekliğine sahip çıksaydın kardeşim. Sırf miden ve gırtlağın için yaşamasaydın. Helal olsun adamlara, valla karını da fena mutlu etmişler!" diyeceğim inan bana!..

Uyan Türkiye uyan! Bir de uzaylılardan da pandik yemeyelim aman haaa!


ARIZA ADAM
Ömer

* * *


Bazı ilgili linkler:

http://www.siriusufo.org/tr/habergoster.asp?haber_id=66

http://www.siriusufo.org/tr/habergoster.asp?haber_id=91

1 Ağustos 2010 Pazar

Çaresiz Gafiller

Ben; oldum olası rutine göre yaşayanlara, düşüncelerini, inançlarını, eğitimlerini, eğlencelerini, ilişkilerini, aşklarını, dostluklarını 'kendilerine söylenilene göre' oluşturanlara gıcık oldum, gıcık olurum ve hep de gıcık olacağım. Zaten; bir bakıma da bu yüzdendir yıllanmış yalnızlığım. Çünkü hemen hemen hepsi rutine bağlamış, çaresiz gafillerdir.

17'li yaşlara kadarki rotasız yalnızlığımı, 18'imden sonraki meditasyonlu günlerime bağlayana kadar; nedenini bilmediğim bir isyan beynimi ve ruhumu kasıp kavurmuştu. Meditasyon; ister istemez insanı kendisi ile çok yoğun hesaplaşmalara iter. Bana hazır lop verilmiş rutinlerimi ilk kırma uygulamalarım da meditasyonlu geçen o yaz aylarında kendini göstermişti. Hatta, mimarlık fakültesindeki derslerimin bitiminde eve döndüğümde doğrudan kendimi odama kitlerdim ve tam iki saat yatar pozisyonda meditasyon yapardım. İşte; rutinlerimi böylesine radikal bir şekilde kırmış olmam, ilk etkilerini de ailemde göstermişti ve beni kendi rızamla Ege Üniversitesi Psikiyatristlerinden bir gruba görüşmeye bile göndermişlerdi!

Hiç itiraz etmemiştim ve o görüşmeye gitmiştim. Etrafımda 8 adet eğitim görevlisi psikiyatristin, ağzımdan çıkan her kelimeyi kayda alan meraklı bakışlarını hala hatırlar, hatırlar gülerim! Sonuçta bir şey de çıkmamıştı. Ben yine, alabildiğine hızlı, kendi hayat seyahatime, notlarımı ala ala devam etmekteydim.

Bugün; kendini akıllı ve hayatı çözümlemiş sanan bir ton çaresiz gafille iç içe yaşıyoruz. Bu büyük kitle zaten şu an dünyanın da dengesini bozmuş olan mikrop sürüsüdür. Dünyayı toptan kansere sürüklemiş olan bu kitlenin dışında ise çok az miktarda sağlık gösteren hücre kalmıştır. Bu sağlıklı hücrelerse tahmin edildiği üzere sayılıdır ve kanserli kitle tarafından her zaman hor görülerek, ezilerek, nesli tükenmeye zorlanarak saf dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Çünkü çoğunluk olarak insanoğlunun içine şeytan kaçmıştır ve ne geyirerek, ne osurarak, ne de ameliyat edilerek, artık bu şeytanın çıkarılması mümkün değildir!

İşte; kendini bilen ve içindeki o hatasız ışığı keşfetme yoluyla, bütünün ruhuna söyleneni duyabilen herkes, kesinlikle o kanserli kitle olan çoğunluğa gıcıktır ve de bu gıcıklık zaman geçtikçe gargara ile bile yokedilemez hale gelmektedir! Bademciklerse zaten çoktan alınmıştır ve artık mikrop tutucular da kalmamıştır!

Yakınımda, uzağımda, ailemde, sülalemde, dibimde, midemdeki gazda veya beynimde, rotası aydınlık olan ruhuma etki etmeye çalışan bütün bu rutinci, çaresiz gafillere uyuzluğum yüzünden, onlara kendileri gibi uyuz bir tiplemeyle videolarımdan seslenmeyi seçtim.

İşimin, yani bireysel video misyonumun, kara mizah üzerinden, -aslında gerçeklerle- daha doğrusu kokuşmuş kanserli kitleye, yani o çaresiz gafillere yönelik olduğunu anlayan sağlıklı ruhlar, kara mizah skeçlerimle insanlara neyi anlatmak istediğimi zaten anlamaktadırlar.

Beni özde anlayan herkes; dünyanın sağlıklı kalmış o küçücük kitlesinin benim gibi bir parçasıdır ve kardeşimdir. Esas kardeşlikse ruh renginden doğan kardeşliktir. Diğer kardeşliklerin hepsi rutine, ezbere, hazır sunulmuş olana ve fiziğe dayanır.

O halde;
BÜTÜN KARDEŞLERİME SELAM OLSUN!


ARIZA ADAM
Ömer Dalman


20 Temmuz 2010 Salı

Kokuşmuş, egoist canavar

Eeeeyyy dünya insanı!

Piyasa çamurlarıyla doğmuş, üzerine şartlı duyguları, yargıları inşa etmiş ve sonunda berbat bir yaratığa dönüşmüş, çareyi mal alıp, tüketip, hiçbir anlam da çıkarmayıp, yerine yenisini koyup, yemeyi ve sıçmayı amaç edinmiş gafil! Sen ne de çirkinsin?!.. Ne de aç gözlü ve kokuşmuşsun!? Başına gökten gelecekleri hiç hayal eder de, meraklanır mısın? Yoksa o konuda da mı sağırsın, hissizsin?..

Vallahi de billahi de sana dayanmak ve günüme devam edebilmek için, her sabah hınca hınç koşumu yapıp, gözlerimi terle, nefesle, imanla perdeleyip, alabildiğine süngü ile "Allah Allah" diye haykırarak karışıyorum güne.

Sanma ki seninle aram iyi... Sanma ki bir umudum var da ondan bu gülümseyişim.

Sana bakıp bakıp, salağa yatıp, pişmiş kelle gibi gülümsüyorum her dakika, hala anlamadın mı be gafil?!


Sadece... Sadece kendimi kandırıp; günlerime gün, yıllarıma yıl ekleyip, çaktırmadan senin gibi görünüp, dalgamı geçip yaşamam için o gülümseme... Bu; pislenmiş, canavarlarla, doyumsuz egoist yaratıklarla çevrelenmiş, pis kokulu ormanlarınızda, ailemle birlikte hayatta kalabilmek için o gülümseyiş!

Yine yedin di mi o pişmiş kelle gülümseyişlerimi? Yıllardır akıllanmadın değil mi be gafil? Be çirkin, be kokuşmuş şey!


Hiç yavşama bana. Sanma ki; saf bu adam, ondan gülüyor.

Yavşaklığına, çekilmezliğine bir ayna... Karşı yansıma teknikleriyle dünya ile aramı iyi yapma sanatı sadece...

Hiç umutlanma benden yana. Aldım pis kokunu bir kere. İflah olmam artık. İnanmam meziyetlerine, karşılıksız sevgine, eziyetine, külfetine, emeğine. Hepsi kirlenmiş, hepsi çamurlarla beslenmiş tohumların filizleri...

Eeeeey kokuşmuş, pis nefesli canavar!

Kabusundur benim gibi kokanlar, benim gibi sırıtanlar. Sen uyurken kokuşmuş osuruklarınla ve o pis salyalı sümüklü nefesinle; bütün Arızalar beyin dalgalarıyla ruhunun üzerine çöreklenmekte! Sen anlamazsın, hissetmezsin; çünkü yok ki arabadan, TV'den, emlaktan başka şey algı sınırlarında!? Biz yokuz ki senin için!? Duymazsın ki sesimizi!? Tatmazsın ki sevgimizi!?


Kaldırıp başını bakmazsın ki hiç gökyüzüne!


Akşamları çıkmazsın ki beş dakika evinin balkonuna. Akşamın sessizliğinde kaldırımların, ağaçların, otların, çiçeğin-böceğin fısıldaşmalarına ortak olmak için. Çekmezsin ki içine "yaratılan"ın nefesini, rengini, sohbetini!..

Be kokuşmuş, doyumsuz, ağzı kanlı vampir insan!

Kaybettin sen dünyayı anam-babam! Ne desen boş...

Keşfetmeye devam et ipe sapa gelmez teknolojini. Ver herkesin eline oyuncakları, telefonları, ekranları. Kıçlarına, kulaklarına, burun deliklerine, penislerine-vajinalarına döşe led ışıklarını! Yaşam koçlarıyla, pilates topitoş toplarıyla doldur etraflarını!

Hiç farketmez! Debelenme bari de, suyun bulanmasın. Temiz olsun cesedin.


Ve her gördüğünde benim o aylak aylak, sorumsuz çocuklar gibi saf sırıtan pişmiş kelle suratımı; elindeki aynayı hatırla. Bu dediklerimi hatırla.

Oldum olası kendini dahil etmediğin gökyüzünü hatırla.

Yalanladığın yıldızları, galaksileri, UFO'ları... Vaadedilmiş sonsuz hayatı... Toprağın altına yatırdığın, o pırıl pırıl, ziyan olmuş ruhunu hatırla!

İşte bu yüzden her gördüğünde beni; ben yine pişmiş kelle gibi salağa yatıp, sana gülümsüyor olacağım gökyüzünden!


ARIZA ADAM Ömer

Kimci, neci

İnsan Atatürkçü olabilir. Fetullah'çı olabilir. Mevlana'cı da olabilir. Sofu, tarikatçı, ümmetçi veya en baba kapitalist de olabilir. Goethe'ci, Montaigne'ci, Ömer Hayyam'cı olabilir. Ama bütün bu tarzlara uyumlanmalar onun öz kişiliğini, benliğini ve ruhunun orijinalliğini sıfırlamamalıdır. O zaman dünyaya boşuna bile geldiklerini söyleyebilirim o kişilerin.

Onlar; tanınmış ve kendilerini bir nevi ideallerin bayraktarları olarak kabul ettirmiş kişilerin müsvetteleri, kopyaları, yan şubeleri olarak yaşar ve ölürler.

Ve başkaları uğruna, onların adı ile ölmektense, cehenneme veya cennete 'kendin gibi' girmek, bütün düşüncelerinin arkasında durarak dik durmak çok daha şereflicedir.·

Başka bir ustanın, başka bir düşünce liderinin el işçisi olmaktansa, en boktan fikrin bizzat temsilcisi olmak bile benim için çok daha kutsaldır.


ARIZA ADAM
Ömer

24 Haziran 2010 Perşembe

Aferin bekleyen bebeler


Dünya üzerindeki ülkelerin bazılarında ve hatta bizim bazı kesimlerimizde, insanların inanış şekillerini bütünsel anlamda gözlemlerseniz, size ilkokul yıllarınızı hatırlatacaktır. Bu hem traji-komik bir durum, hem de inanan kişi için sonsuza uzanan riskler içeren bir durum...

İlkokul yaşlarındaki çocukların yaptırımlı ve ayıplamalı eğitimleri gibi bir tutum sözkonusu yani! Sanki kendi ruhumuzun bilgeleşmesi, aydınlanması, perdelerle üzeri örtülmüş o harika bilincimizin sadeleşmesi için değil de; birilerinden -aferin işitmek için- inanıyoruz!? "Ona dokunma; o cıs!", "Şunu dinleme, okuma bile; cıs!", "Aferin bak; hep böyle yap, böyle düşün!" gibi...

Bunları yerine getirince; daha büyük olanlarımızdan (büyük olmaları da zaten göreceli) bir ufak aferin onayını duyunca da, kendimizi gerçek inanç yolunda ilerlemekte olan cengaver gibi görüp, güya içimizi rahatlatıyoruz. Ama bütün aferincilik aslında bize tek bir şey dışında hiçbir şey katmıyor; buna ayılamıyoruz.

Aferin işitme çabası içindeki inanç türü, aslında ruhu sabit bir noktaya demirliyor, tek yönde ve kesinlikle yaptırımlarından, dogmalarından sapmayı kabul görmeyen bir yola sokuyor. Halbuki; evren sonsuz, Allah büyük ve merhametli... Ruhu bir yere demirleyen bir inançtansa, yine ana rotadan sapmadan, yani "Yaratıcı'nın keşfi ana teması" içinde, ama kendi serbestisini de bilen bir ruh olup, kendi öz keşiflerine izin vermek ne kadar da aydınlatıcı olur değil mi? İşte bu yaratıcı bir inanç olur. Bu aynı zamanda tabii ki; o sabit ve aferinci yolda ilerlemiş, sözde büyük ağabeyler durumuna gelerek, bizleri denetleme işine girmiş kişilerden de ruhen ve beynen kopmamızı sağlayacaktır! Yani sürekli karşı tarafa bakıp, "Aferin çocuğum" diyen o fosillerden medet ummaya bir son verip, pılınızı pırtınızı alıp, onlardan uzaklaşmış olursunuz. Daha cesaretli olur ve ondan-bundan utanan, ayıplanacağını düşünüp, utanan, ilkokula yeni başlamış çocuklar gibi traji-komik bir duruş çizmezsiniz. Doğru yolda ilerlediğinizi anlamak için onun-bunun ağzının içine değil, kendi özgür ve keşifçi ruhunuzun sesine kulak vermeyi öğrenirsiniz.

Bırakın o ilkokul çocukları birbirlerine bakıp bakıp, öğretmenlerinin onlara kabul ettirdiği edep ve tavra uymayan arkadaşlarını, ayıplayan gözlerle bakıp, eleştirmeye devam etsinler.

İnanın, bu tür bir inanç sistemi ile Yaratıcı yolunda ilerlemeye başladıktan sonra; o etrafınızdaki -sözde büyüklerin- ve onların eteklerinin altında, ağızlarının içine bakıp, aferin bekleyen, daha bu hayatın ilkokulunda okuyan bebelerin hallerine kıkır kıkır güleceksiniz! Zavallı ve bir türlü büyümeyen o öğrencilerin, aslında hayatlarında önlerine serilmiş ve keşfedilmeyi bekleyen bir çok gizemi, olayı kendi elleriyle ittiklerini öğrendiklerinde ise tabutlarının içinde olacakları bir gerçek!

Şimdi; size soruyorum. Siz hala ondan-bundan aferin işitme ve sadece içini geçici olarak rahatlamanın peşindeki gafiller misiniz, yoksa gerçekten inanç sahibi, keşifçi, aydınlık ve sonsuz ruhlar mısınız?


Arıza Adam Ömer



15 Haziran 2010 Salı

Ya bir çaycı olsaydım?

Ben oldum olası, dünyadaki adalet mekanizması, iş-güç, yetenekler, emekler ve karşılıkları ile ilgili düşünür dururum. Yorumsuzca başkalarının gölgesinde iş üretmek yerine, hiç bir şeyi sorgulamamak yerine, sürekli herkes gibi çalışıyor olsam da; bir yandan bu büyük mekanizmayı kafamda yorumlamaya çalışırım.

Şimdi; iş hayatında para kazanma, iş üretme ve mutlu olma üçgenini masaya yatırıp, size bir şey sormak istiyorum:

Örneğin bizim ülkede beden gücü ve fazla emek gücü kullanarak çalışanlar, hep en alt sosyal tabakada tutulurlar. Onların statüleri bizim ülkede otomatik olarak daha aşağılardadır. Ancak; batıda birçok ülkede bu olaydaki denge bizimki kadar sapmış değil. Şimdi işimiz batı ile değil ama... Kendimizle...

O ya da bu şekilde insanlar çalışıyorlar sonuçta. Bütün dünya düzeni şu an hala böyle yürüyor. Şu an bizim ülkede ve tabii bazı gelişmekte olan ülkelerde emek ve beden gücü ile iş üreten insanlar genelde en az paraları aldıkları halde, aslında bizleri onlar taşıyorlar omuzlarında. Az çalışıp, çok düşünüp veya çok konuşup, işleri bağlayanlar ve yönetenler ise kazandıkları paraları kasalarına doldurup, içkilerini de alıp, keyifle arkalarına yaslanıp, başarılarının tadını çıkartıyorlar.

Pekiyi; acaba şöyle bir denge kurulsaydı dünya bütününde, acaba siz neyi seçerdiniz?

Örneğin işçi de olsanız, çaycı da olsanız, otopark görevlisi de olsanız, çöp toplayıcı olsanız; diğer eğitime-öğrenime dayalı meslek sahipleriyle hemen hemen aynı parayı kazanacaksınız. Yani herkes tatmin olacak ve konfor şartlarını kendi dilediği şekilde sağlayabilecek. Tabii kendi algı sınırları ve beklentilerine bağlı olarak da, kimi daha komplike ve sosyal bir yaşam stili benimseyecek, pahalı elbiseler alacak, konforlu ve tam mimar işi evlerde oturacak, son model arabalara binecek, kimi ise kendi düzeyine ve görgüsüne göre aynı miktarda para kaynağına rağmen belki daha avam ve farkındalığı az olarak yaşayacak. Ama sonuçta kimsede geçim sıkıntısı olmayacak, herkes rahat edecek, hobilerine zaman ve nakit ayırabilecek.

Hatta bir imkanı daha olacak insanların. İsteyen, okumuş da olsa, profesör de olsa, zaten oranları herkesle olan maaş dahilinde, yine aynı tatminkar ücretle çaycılığı da deneyebilecek. Belki de insanlara hizmet ona daha önce hiç yaşamadığı şeyler katacak ve o işte devam edecek. Bugünün patronu, bir hafta sonra bir çaycı veya otoparkçı olarak da karşınıza çıkabilecek.

Nasıl olsa kazançlar arasındaki uçurumlar kalktığından, insanlar mesleklerini icra ederken, bugünkü sosyal ve maddi kriterlerin belirleyiciliğinde seçim yapmayacaklar yani.

Size sorumsa şu:

Böyle imkanların olduğu bir dünyada yine şu anki işinizi mi yapmayı seçerdiniz? Yoksa hayalinizdeki o çok uç mesleğe mi yönelirdiniz?

Ben şahsen böyle bir durumda, işe çok az düşünsel çaba gerektiren bir işten başlardım. İlk aklıma gelense insanlara çay dağıtan, elinde tepsi, üzerinde önlüğü, oradan oraya koşuşturan ve etrafına espriler patlatan bir çaycı olarak çalışmak... O işin duygusunu iyice benliğime yedirdikten sonra neye devam ederdim şu an onu bilemem, ama kısaca seçimim hizmet yönünde olurdu. Özellikle de sürekli beyin gücümü kullanmadığım, daha bedensel bir iş sistemi yani... Çünkü öyle şartlarda insan daha çok iç sesini temiz tutabiliyor ve ona kulak verebiliyor. Bence bu da bir ruhsal evrimleşme stili... Sakin, sessiz ve bol fiziksel eylem...

Eeee pekiyi, siz ne tür bir iş seçerdiniz bütün kazançlar adil olsaydı? Kim bilir, belki de yakında dünyada da zoraki ve sevmeden iş yapma sistemi değişime uğrar ha?



ARIZA ADAM VİDEOLARI için hemen tıklayın!

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Dırdır arttı, hatlar karışık

Gönül daralmasından mıdır, kalp sıkışmasından mıdır, stresten midir, dırdırdan mıdır bilmem ama, bir süredir kalbimin hatları yoğun trafik altında... Hem de sağanak bir yandan, arkadan flaşörleri yakıp söndüren piçler bir yandan, yanımda oturan avradın alakasız alakasız dırdırı bir yandan!.. Hatlar karışık anlayacağınız kalbime doğru giden...

Otobanından, tali yoluna, yan yoluna, hatta dar sokaklarına kadar fena karışık...


Belki de sadece etekleri altında bir avradın yıllarca sabitlenip, her türlü yağmura karşı bu saçağın altına sığınmaya alıştığımdan... Ve bu yıllanmış süreç içinde yağmurdan kaçarken sürekli doluya tutulduğumdan... Yani karı dırdırından!.. Kim bilir?..

Eeee hayat bu; bir tarafta kazanırsın, bir tarafta kaybedersin. Tam "Yükseldim sevgide, aşkın kitabını yazdım. Çoluk-çocuğa karıştım ulan ben! Ufak bir kedi oğlum bile var! Savulun ulan; hayatım tam rotasına oturdu, gidiyor tıkır tıkır." diye nağralar atarken, bir de bakarsın ki; o rotanın baş kurucularından biri söz hakkını fazlaca eline almış, çatır çatır her durumda sana saydırıyor!.. Biraz daha izin versen; bırak ruhen iyice kararıp, Boğaz Köprüsü'ne atlamak için bir acele gitmeyi, hayat boyu birlikte yapılmış olan bütün yanlışların faturalarını da bu arada sana kakalayacak avrad!

Yani öyle kolay değil hayat dostum! Yanında hayat yarışında edindiğin bir ortağın varsa; (yani eşin veya sevgilin) bazı hak-hukuk meselelerindeki dengelere kesinlikle en baştan dikkat etmen lazım. Sonra dönüşün çok zor olur çünkü! Ya katil olursun, ya suçlanır, ayrılıp bir de borçlu çıkarsın, ya da işe yaramaz hale gelir, bir sonraki evlilik macerana ayırma olasılığın olan umudunu da yitirirsin, çöpe gidersin! Şakası yok; vallahi alkolik bile olursun, kendini tanıyamazsın dostum!

Kıçım mı tutuştu nedir bilmiyorum, ama sanırım 41 yaşımın ilk aylarında, yani kıllarımın ufaktan ağarmaya başladığı bugünlerimde hayatımdaki her şeyi daha detaylı sorgulamaya başladım. Yanımda dırdır yapan avradı bile!.. Çünkü bilirsiniz; "avrad erkeğini rezil de eder, vezir de..." diye bir laf vardır!

Bu zamana kadar her ikisini de olmayı tam beceremedim, ama "Bu yıldan sonra acaba bunlardan bir tanesi olacak mıyım artık?" diye panik ataklar yaşamaya başladım. Çünkü yıllar geçtikçe herkes bilir ki dırdırın da şiddeti artar. Sevgi de artmıştır zaten artabileceği kadar, ama eğer artan şiddetteki dırdır, yavaş yavaş sevginin önüne baraj çekmeye başlıyorsa; bu durum gerçekten de sakata gidebilir!

Belki de belli bir yıldan sonra, birlikteliklerdeki gaz-fren dengesi erkeğin eline geçmeli diyorum ben şu sıralarda. Çünkü yaşı ilerledikçe, hayattan maddi anlamda beklediğini bulamamış, dırdır miktarı da buna oranla artmaya başlamış kadına kalsa; ya en sonunda akrabaları tarafından hastaneye kaldırılırdı, ya da evde cinnete neden olup, koca bir ailenin hayat alanından on dakikada silinmesine neden olurdu.

İşte; içgüdülerim sayesinde sanırım alarm çanlarının sesini duymaya başladım ve bu yüzden son günlerde kalbime giden damar hatlarında, tıpkı bu rezil otobanların durumu gibi kuralsızlıklar, itişmeler, kakışmalar hissetmeye başladım. Yan koltukta oturan avrad sanırım bu kokuşmuş otobanın sağlıksız ama hızlı akışına fazlaca kaptırmış kendini.

Ona artık bu direksiyonun benim ellerimde olduğunu belli etmem lazım. Biraz ani fren, ani gaz, biraz fazlaca debriyaj... Yan şerittekilerle kapışma... El hareketleri çekmem filan lazım ki; yanımdaki paniklesin, can derdine düşsün! O zaman mutlaka dırdırı da, 'yutulan hıçkırık' gibi bir süre daha frenlenecektir!

Ve evet! Direksiyonun aslında benim ellerimde olduğunu hatırlasın ve yerine otursun! Size de tavsiyem; çok geç olmadan ve ani şoklamalar gerekmeden, ufak ufak gaz-fren hareketleri sergilemeye başlayın!


Arıza Adam Ömer