22 Eylül 2010 Çarşamba

Pustu Kustu



Ortam artık puslu
doğruyu düşünen herkes dayanamadı kustu.
Zarar yok gerçi
oldum olası bu halk hep göğe baktığında
gördüğü hep şu pis 'pus'tu.

Lakin memleketin çoğunluğu tarrrağa yan bastı.
Benim de bağırsakları kesif bir gaz bastı.
Artık bu salakça ve içten mücadeleler
dedeyi, nineyi, veledi hepten kastı.
Pis osurmaya ramak kaldı.

Emekçinin ekmeğini arslanlar aldı
düşünenlerin aklını cahiller aldı
hayretler uçuşur havada artık
ne yapsak, ne etsek faydasız.

Herkes benim gibiyse eğer
Hep bir ağızdan
cayır cayır
kallavi osuruğa az kaldı!


ARIZA ADAM
Ömer

11 Eylül 2010 Cumartesi

Referandumdan bir gece önce

Bu akşam kendime, ne birada, ne çayda, ne kahvede, ne de puroda sınır koymadım! Deli gibi, manyaklar gibi, sapıklar gibi, alabildiğine içeceğim ve alabildiğine dumanaltı yapacağım kendi kendime!

Evdeki iki kadın nesli de yattı yataklarına zaten; kaldım bir başıma... Ha bir de Micho Amigo Dalman ismindeki kedim var; o da yaymış kıçını sabahtan beri uyukluyor. Yani ondan da hayır yok bana.

Zaten referanduma doğru iki gün öncesinden almışım teskim edicileri, uyku ilaçlarımı; bugün gün içinde bile üç saat uyudum fazladan. Şakülüm, kıblem şaştı. Akşam oldu, saat onikiye dayandı, daha yeni patladı afyonum. Bir de yarın da sandık başına gideceğiz oy vermek için ya; uykum artık hiç gelmez herhalde. Beynim titreşiyor, ruhum alevleniyor, sinirlerim deli gibi atık!.. Avrad ve küçük kız yanıma bile yaklaşamadılar sabahtan beri, 'paylarım' diye. Gerçi paylarını da aldılar bir ara sinir sistemimden yana, ama neyse!..

"Arıza Adam'a yakışır ara sıra hadise çıkarmak." derim, ama ne yazık ki bu hadiselere en çok da yakınımda olan sevdiklerim kurban gider ve bugün de bir miktar öyle oldu zaten! "Allah affetsin beni" diyorum. Başka diyebileceğim, sığınabileceğim bir koruma kalkanı da yok.

Sonuçta şu an geceyarısı ve ben ne tütünde, ne birada, ne de kahvede sınır tanımıyorum. Ne zaman uyurum bilinmez. Sinirim, derdim, hayat mücadelem, ülkemin risk altındaki geleceği ve doğrucuların başına gelecekler, yarınki referandumun sonucuna bağlanmış durumda. Ya boku tümden yiyeceğiz, ya da yırtacağız ve en Cumhuriyetçi şekilde, en Atatürk'çü şekilde medeniyete doğru hepbirlikte kanat açacağız.

Yarın, sonuçlarda çoğunluk "evet" çıksın veya "hayır" çıksın; dünyanın önünde ya hepbirlikte dansöz olacağız, ya da arslanlar gibi dik duran, ona-buna yaltaklanmayan karakterli bir ulus olacağız. TÜRK MİLLETİ olacağız!

Ya gündemlerimizdeki şu ana kadarki komedi devam edecek, ya da stratejisini çizmiş, Atatürk zamanındaki gibi ülkesi için ölebilen bir duruşumuz olacak dünya karşısında.

Ya yine diğer milletlerden gelecek şantajlara, direktiflere göre şu koskoca milletin hayat şartlarını ayar edeceğiz üç kuruş lokma için, ya da "Biz Türküz!" diyecek kadar sesimizi gür kılıp, kendi üretkenliğimizi ön plana çıkarıp, dünya milletlerinin dayatmalarına el açmayacağız. Ne olduğumuzu bileceğiz.

Dünya milletleri, artık atmosferde görünen UFO'lar üzerine bile araştırmalar yapmaya başlamış ve "bir felaket olursa bu dünyada nasıl sağ kalırız" sorusuna cevaplar aramaya başlamışken; biz, ya hala peçeyle, baş örtüsüyle, korsan Kuran Kurslarıyla cebelleşmeye devam edeceğiz, ya da adam gibi "insan" olup, gerçekten Allah yolunda temiz bir toplum olarak dünya insanı olacağız!

Ben yine yarın koşumu yaşarım, dalgamı alabildiğine geçerim, Allah nasip ettiği kadar işimi yapar, aşımı sağlarım, ama bu kutsal topraklar eğer sapkın hedeflere kurban edilirse; gün geldiğinde Atatürk'ün karşısında nasıl dik dururuz ve Allah'a ne hesap veririz, onu da ben bilmem!

Yarın referandum için sandığa gidiyoruz ve geceyarısı bu saatte, benim için tütünde, birada, kahvede, puroda sınır yok.


ARIZA ADAM
Ömer

Güç ve erkekler

Hükümetlerin, partilerin, Türk Silahlı Kuvveyleri'nin, PKK'nın, resmi-gayrı resmi bütün örgüt ve kuruluşların güçlerini ve uygulamalarını gördük. Huzurumuz kaçtı, şehitler verdik, bu yollarda telef olduk, ama hala yıkılmadık ve milletçe ayaktayız Allah'a şükür.

Hortumcuların, fırsatçıların, yalakaların, yandaşların ve üçkağıtçıların güçlerini gördük, onları afişe ettik; bir şekilde yine ayakta kaldık ve mücadeleyi bırakmadık. Sonuçta kârda olan yine bu devlet, bu millet olacak inşallah.

Bunca örgütün, kuruluşun ve yollu-yolsuzların gücü karşısında karşı tedbirlerimizin tanımını yaptık ve reçetesiz kalmadık Allah'a şükür. Biz de panzehirimizi ona göre ayarlıyoruz artık; alıştık bunlara.

Ancak; bütün bu güçlerin ötesinde, daha yıkıcı, çoğu zaman çözümsüz, insanı kaosa sürükleyen ve hayatı ona kapkara, umutsuz gösteren apayrı bir güç var ki; onu hep küçümsedik ve önemsemedik. 'Onu çözüme götürelim de rahat edelim' diye akrabalarımızı sattık, doğduğumuz toprakları terkettik, şehirler değiştirdik, anamızın ak sütünü tanımaz olduk. Onun uğrunda işimizi değiştirdik, eskilerimize cephe aldık, henüz kimliği oturmamış yeni'mizi savunur olduk. İsmimize, cismimize, soyadımıza karşı geldik. Kendi tarihimizi tanımaz olduk.

Sessiz, güzellik maskesi ile perdelenmiş, ahenkli ve estetik duruşuyla bu gücün önünde hep eğilip-büküldük, dilimizi şeyimize sokup, efendilik tasladık. Eğilip-büküldükçe de daha bir kemiksizleştik.

O gücün insan üstünde ne denli yaptırımcı ve kurnazca ayartıcı olduğunu hep küçümsedik.

Nedir o güç, hala tahmin edemediniz mi?!..


Şimdi söylüyorum:

Tabii ki dırdır'ın gücü!..

Kadının, avradın, karının, eşin, sevgilinin, yavuklunun gücü!

Daha da açabilirsiniz isimlerini, farketmez. Erkeğin karşısında, yazımın başında saydığım bütün o kuruluşlar, örgütler, şahıslar ve kurumlar bir şekilde güçlüydü, ama Dırdır'ın gücü, içten içe hep yıkıcı olmadı mı onun için?.. O saydığım şahsiyetsizlikleri ortaya koymasına hep o güç neden olmadı mı?

Yıkılan kankiliklerin, dostlukların, satılan akrabaların, terkedilen eski toprakların, elden giden mevkilerin ve en önemlisi, o masumca yaşama arzusunun, umutların ve rüyaların akibeti hep o Dırdır'ın gücünden dolayı aynı olmadı mı?

Bence her erkeğin en büyük imtihanı; Dırdır karşısında gösterdiği soğukkanlılık ve direnç miktarının ne kadar olacağıdır! Bu onun eğitimidir, sınanmasıdır, takviyelendirilmesidir. Komandonun sert eğitimi gibi, Dırdır karşısında erkeğin ayakta mı kalacağı, yoksa ipleri mi elden bırakacağı, onun geleceğini belirler. Günler geçtikçe daha bir kedileşmiyorsa, daha bir yelkenlerini suya indirmiyorsa, karakterinden bir şeyler eksiltmiyorsa; erkeğin hayattaki diğer zorluklar ve güçler karşısında yıkılması mümkün değildir! Çünkü o, hayatın en güzel, ama en tehlikeli yaratığı olan Kadın karşısında en büyük sınavını vermiştir ve çeliklenmiştir!..

Dırdır'ın gücü ile sınanmakta olan bütün erkekler adına; "asla ipleri ellerinizden bırakmayın" diyorum!

Hadi rastgele!


ARIZA ADAM
Ömer

1 Eylül 2010 Çarşamba

Haklı, Haksız ve Referandum

Beyler!

Sizler politikacılarsınız. Siyaset yapıyorsunuz ve ülkeyi de tam anlamıyla referandum yolunda ikiye böldünüz!..

Eh... Ellerinize sağlık! Allah ne muradınız varsa versin!

Meydanlarda harala-gürele bir çığırtkanlık, karşılıklı büyük-büyük, ukalaca laf atmalar, asıllı-asılsız suçmalar, lekelemeler, mesnetsiz ithamlar... Feci karmaşık bir laf salatıcılığı...

Çirkin, akortsuz, saldırgan... Genç-yaşlı bütün ruhların rengini bozan ses tonları...

Bu zaten sizin işiniz. Hatiplik sanatı... Yaptığını, yapmadığını, yapabileceğini, yapamayacağını laflarıyla allayıp-pullayıp, halka güzel görünme mahareti... Dahası; halkı üçkağıda getirme becerisi!..

"İki pehlivan çıktı meydane; herbiri birbirinden merdane" hesabı, atıp-tutuyorsunuz. "Allah ne verdiyse!.. Ner'den tutturursak... Halkı ne şekilde oltaya getirirsek kârdır." diyorsunuz.

Bu sizin sanatınız... Özellikle ayrım noktasına yaklaştıkça, yenişmek için bütün ülkeyi saran alabildiğine çirkin bir dövüş...

Ama; meydanda iki büyük pehlivan varsa ve ikisi de birbirine kesin tavırla meydan okuyorsa, illa ki bir tanesi doğru, diğeri ise yanlış... Hatta yalancı...

Adetlerimizden biridir... Bizim yollarımızda trafikte bir sürücünün hatası veya kasıtlı terbiyesiz bir hareketi olduğunda; haklı olan taraf, haklı olarak diğerine lafı koyar. Adamı azarlar. El-kol işaretleri yapar. Yüzsüz ve egosu yüksek, haksız taraf da hemen hemen her durumda üste çıkar ve sanki kendisi haklıymış gibi, aynen o da karşı tarafa giydirir lafı. Hatta hadsiz olduğundan, haklı olan tarafın üzerine bile yürür.

Ama illa ki iki taraftan biri haklıdır, diğeri ise haksız, hadsiz ve yalancıdır. Bu gerçek asla değişmez. Ustalığı yüzünden kendisini, olayı görenlere ve hatta olay yerine gelen trafik ekibine haklı gibi gösterse de, haksız taraf bal gibi de 'haksızdır'...

Gerçekten imanlı olanlar; olayın kaydının en tepede tutulduğunu zaten bilirler.

Kardeşim; şimdi siz referanduma doğru yürürken, o meydan-bu meydan birbirinize olur-olmaz atıp-tutuyorsunuz. Meydanlar rezalet! Ülkenin atmosferi rezalet! İşçinin, emeklinin, çalışanın durumu rezalet! Çarşı-pazar, et-kıyma, ekmek rezalet!..

Aynen trafikteki o çirkin kapışmalarımızda olduğu gibi; biriniz
yalancı ve haksızsınız.

Haklı olan, gerçekten hak yolunda, insanı için, halkı için en hayırlı olan sonucu ülkeye getirme adına bu mücadeleye gönül koymuştur.

Haksız ve yalancı olansa; asla bu ülke ve bu halk için hayırlı olanı istemez! İsteyemez!..

O yalnızca kendi insanlık-dışı amaçları yolunda, hırsları ve yüksek egosu uğruna koca bir halkı kendi vahşiliğine alet etmek için bu mücadelededir. Bu esas noktayı halka çaktırmaması da onun ustalığı tabii.

Bu ayrım noktasından yenik, ya da galip olarak ayrılsa da; haklı olan, hak yolunda kazanmış olacaktır.

Ve yalancı, haksız olan taraf...

Bu ayrım noktasından zaferle de, yenilgiyle de ayrılmış olsa; omuzlarına yüklendiği bütün bu koskoca halkın ruh yüküyle büyük ihtimalle cehennemi boylayacaktır.

Gerisi bizi ilgilendirmez!


ARIZA ADAM
Ömer

29 Ağustos 2010 Pazar

Büyük İstilaya doğru

Ben 1968 doğumlu, açık fikirli, hatta fazla açık fikirli (!), hakkında hem öyle, hem böyle denilen, yani kısacası medeni ve şöyle-böyle bir adamım!..

Benim liseli yıllarımda, çok sevgili şehrim İzmir’in Karşıyaka ilçesindeki o güzel günlerimde; teyzemlerle sık sık onların evinde buluşur, adeta video ayinleri düzenlerdik. “Ayin” dedim; çünkü biz ailece film izleme amaçlı sabahtan onlara giderdik ve ardı ardına beş adet filmi birbirine ekleyip, gece de onlarda kalıp, evimize öyle dönerdik. Hatırlıyorum da; teyzemin kızının boyuna göre çok büyük, ama son model, kaliteli yeşil bir vitesli bisikleti vardı. Ben de genelde üçüncü filmden sonra onlardan yarım saatliğine izin isteyip, mahallede o bisikletle hızlı ve havalı bir tur atıp, dönerdim. Sonra mesaiye aynen devam!..

Teyzemin ve benim korku-gerilim merakımızdan dolayı da daha çok gerilim, korku ve bilim-kurgu filmleri izlerdik. O yıllarda uzaylı ırkların, bazı Amerikan kasabalarındaki insanların içlerine bir şekilde mikrop gibi sızarak, onları sosyal ve toplumsal açıdan kendilerine nasıl köle ettiklerini işleyen bir çok bilim-kurgu filmi vardı. O filmleri izlerken adeta büyülenirdik, telaşlanırdık, korkardık.

Uzaydan
meteor gibi bir şey gelir; kasabanın kırsal alanlarında bir yere çakılırdı. Daha sonra olay yerine giderek, düşen nesneyi ilk merak eden kişinin bir şekilde üzerine sıçrayan ve onun içine giren bir yaratık sözkonusu olurdu genelde.

İşte o andan sonra, hatta adamın evine dönüşünden itibaren onu kendi karısı ve çocukları bile tanıyamazdı. Adamın beslenme şekli, nefes alış şekli, düşünce stili, felsefesi ve hayata bakışı tamamen değişirdi. Bol şekerli su içmeler, dolabı açıp, gecenin saat ikisinde çiğ et arama krizleri, karısı ile sevişirken garip sesler çıkarmalar filan!.. Ondan sonra güç bela karısıyla birlikte olduğu an, bir fırsatını bulup, ona da fişi bir taktı mı; ertesi sabaha karısı da onun gibi değişime uğramaya başlardı. Ondan sonra alın size başkalaşıma uğramış canavar bir aile!..

İnsanlar o etkileşimden sonra hayata bakışlarını da yüzseksen derece değişime uğramış halde bulurlardı. Uzaydan gelmiş, içsel bir direktife doğru rotalanmış bir biat ediş halinde, anlamsız ama memnun bir yüz ifadesi ve nedense etraflarındaki herkesi de uzaydan gelen o direktifin siparişiyle değişime uğratma çabası!..

Tam nedenlerini kendileri de bilmeden kapıldıkları bu zararlı büyünün etkisinde, yaşamakta oldukları kasabanın bütün orijinal öğelerini de bozup, çökerterek, herkesi kendileri gibi renksiz, bir örnek hale sokup, o ulvi şeytani titreşime sokmayı tek amaç edinirlerdi. Sanki karşılığında bir şey alıyorlarmış da; ellerinden geleni yapmak zorundalarmış gibi!..

Halbuki olan şey; sadece yıllardır beslenmeyip, aç bırakılmış manevi yapılarının, dışarıdan gelen ani, yabancı bir güç ile kendini şaşırıp, bir anda yanlış enerjilerle beslenip, açlığını yatıştırmasından ibaretti.

Bütün bu ana konu çerçevesinde; o günlerdeki bilim-kurgu filmlerde, koskoca bir kasabanın şeytani bir varlık veya titreşimin peşine takılarak, hızla ve toptan başkalaşıma girdiğini ve dünyanın adım adım elden gittiğini görmek, insanın içine çok çeşitli, acı sıkıntılar ekerdi. Film bittiğinde ise; olayı tamamen bilim-kurguya verip, “mevcut ortamın bununla alakası bile yok.” diyerek içimizi rahatlatırdık ve rutin hayatlarımıza devam ederdik.

Ama şimdi anlıyorum ki; o zamanlarda filmin bitiminde kendimizi avutma şeklimiz tamamen bir yanılsamaymış! Adım adım değişime uğrayan toplumumuzun durumunu gerek günlük hayatın işleyişi içinde, gerek medya organlarında ve yazılan-çizilenlerde her incelediğimde; az önce anlattığım tablo ile bire bir çakışır halde gördüklerim!

Yukarıdan veya aşağıdan, ama illa ki –dışarıdan- şeytani bir güç indi birilerinin doğrudan beynine!

O güç, ilk buluştuğu uygun yapıdaki insana ve onun yakınındakilere bir şeyler vaadetti ve yüzde yüz yorumsuzca, şüphesizce kendine bağladı onları. Akabinde boş boş, düşünmeden, iki kuruşa hayatta kalmaya çalışan büyük kitleye etkili şekilde hitap etmeleri için o ilk seçilmişlere bir iksir aşıladı. Bu iksir sayesinde onlar; o koskoca halk kitlesinin aydınlık taraftan yana düşünmesine de engel olabildiler.

Ve şimdi
aynen o eski bilim-kurgu filmlerdeki korku verici istilada olduğu gibi, hızla değişim tamamlanıyor.

Sanırım tamamen istila edilmekten başka alternatif de kalmadı artık, çünkü
çok sayıdalar ve o güce karşı düşünenleri, eylemi bırakın, düşüncelerinden dolayı bile bertaraf ediyorlar!

Tıpkı o eski bilim-kurgu filmlerindeki gibi; bu topraklar tamamen kurumadan, bütün doğan çocukların beyinleri o şeytani güç tarafından ele geçirilerek, istediği yönde programlanmadan, hala ele geçirilememiş olanlar bir şeyler yapmalı!!!


ARIZA ADAM
Ömer


28 Ağustos 2010 Cumartesi

Tek don, iki yumurtalık

Evet mi, hayır mı?..

Zaten 12 eylüle kadar başka meselemiz de yok değil mi?!..

Artık bu süre içinde tek endişemiz;
“Acaba referandumda evet mi çıkacak, hayır mı?”… Zaten yıllardır refah ve zenginlik içindeki Türk halkının varabileceği en büyük mücadele ve devamında da zafer buydu! İşte sonunda onu da bulduk! Artık bundan böyle evet’i, hayır’ı tartıştıkça, bir hanzonun iki yumurtalığı gibi milletçe ikiye bölündükçe başımız göğe erecek ve bütün sorunlarımız çözümlenecek!

Halbuki hanzonun iki yumurtalığı da sonuçta aynı donda mevzileniyor; bundan kimsenin haberi yok! Bu penis, belsoğukluğuna veya herhangi bir cinsel hastalığa yakalanırsa; o iltihaplı çişin son damlası bu dona damlayacak ve iki yumurtalık da ıslanacak, cıvıyacak, bunu gören yok! Bizim derdimiz artık varsa yoksa “evet” veya “hayır”… Ama evlerimize haftada kaç gün et-kıyma girebiliyor; kimsenin derdi değil!.. Bir din büyüsü sarmış gafil beyinleri ya; artık kitlenin gözü görür mü pirzolayı, kuzu etini, kıymayı!? Aferin işitilecek diye birilerinden ve oradan da bu yalancı takdir, en yukarı, Allah’a kadar iletilecek umuduyla kitleler bile bile gözlerini kör etmişler yani.

Sanki referandumda “evet” çıkacak da; “hayır” diyenlere karşı cihat kazanılacak!

Ve sanki “hayır” çıkacak da; bir anda bütün cemaatlerin işleri son bulacak, sofu kafalar sadeleşecek, medenileşecek ve bir anda ülkeye demokrasi rüzgarları ile esenlikler gelecek!

Kardeşim; dedim ya; bu iki yumurtalık da aynı "şey"in sallantıları ve ikisi de birbirine sürtüne sürtüne aynı donda mevzilenmek zorunda! Birinin seçilmesi ile diğerini kesecekler mi de, o pis, kokuşmuş don tek yumurtalığa kalacak?!.. Topyekun bu pislenmiş donun ve mikroplanmış ‘şey’in iltihabını solumaya devam edeceğiz!

Bence galeyena ve dolduruşlara gelmeyelim de; bize gavurzadelerin giydirmeye çalıştığı daha da pis donları giymemek için bir olalım. Çünkü bunlar tehlikeli! Bunlar içten hesaplı… Tek yumurta ile dona hakim olacağız derken; bir bakarsınız bünyeyi tamamen hadım etmişler!

O zaman ne yapacağız?!

Dansöz olup, ampullü elbiselerle gavur milletlerine geyşalık hizmetine mi geçeceğiz?!

Ya da “evet” çıkarsa; “hayır” diyenler kıçlarına teneke bağlayıp, öyle dolaşacaklar veya “hayır” çıkarsa, “evet” diyenler mi kıçlarına teneke bağlayıp, kendilerini güven ortamına alacaklar?!

Kardeşim; bu ülke hepimizin! Başımıza örülmüş bu bölücülük çorabı hepimizin başında!..

Ve inanın bana; bu hayat tek yumurtalıkla daha zor olurdu! İyisi mi; biz malafatı koruyalım da bizi tez zamanda tümden hadım etmesinler ha? Ne dersiniz?..


Arıza Adam
Ömer


Arıza Adam fan sayfası:
http://www.facebook.com/ArizalarMeclisi

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Zombilerin sonu

Ne geldiyse şu zavallı dünya halklarının başına; 3 kuruş-2 ekmek davasından geldi. Önce kendi sonsuzluğuna inancını yitirdi ruhlar, sonra da bedenini hayatta tutmak için önce kendini, sonra da yakınlarını satmaya başladılar. Bu zincirleme inançsızlık büyüdü büyüdü ve hepimiz fiziğe, bu etten kemikten bedene, bu ölümlü yapıya demirlendik. Artık çok geç... Ne yaparsınız yapın, ne alternatif eğitimler, öğretimler yaratırsanız yaratın, pilates topitoşlarıyla top oynayın veya yaşam koçlarınızın kucağına oturun; hepimiz birer ölümlüyüz ve ölümlüler yıllar geçtikçe çürürler!

Onlar hayatları boyunca yer-içerler. Başkasındakine gözlerini dikerler. Alırlar satarlar ve en sonunda da kaderlerine razı olurlar. Bu onlar için
"çaresiz teslimiyet"tir. Bir tek öleceklerini anladıklarında imana gelirler, dünyadan ellerini eteklerini çekerler! Bir tür şartlı inanç...

Halbuki
gerçek teslimiyet; rahatın yerindeyken de, güzel yaşarken de, zorluklarla iç içeyken de, ne durumda olduğunu ayırt etmeden, yaratıldığın için Yaratan'a olan teslimiyettir. Gerçek teslimiyet bir yaşam sanatıdır. Tabii bu; zombi bedenliler için gereksiz bir detaydır! Onlar herşeyi beyin'e malederler ve zombi bedenlerini yaşatmak için sürekli kopartırlar, götürürler, çiğ et yerler ve uzak-yakın tanımazlar. "Neden?" diye sorulduğundaysa "Büyük balık küçük balığı yutar. Bu yaşamın kuralı." derler, sıyrılırlar.

Şimdi artık dönüş yok. Dünya halklarının çoğunluğu en baştan oyuna geldi ve daha beteri, bu oyunun gerçek olduğuna kendileri de inanarak, bu kokuşmuş 'Zombi Realitesi'nin dünyanın her yerine filizlenerek yayılmasına neden oldular. Artık yeni doğan bebekleri bile bu canlı mezarlıkta, küçük birer yiğici olarak doğuyorlar. Gözlerinde kopartma, ısırma, elde etme, çalma-çırpma ateşiyle, imandan uzak, düşünmeden bir şeyler ortaya koyma içgüdüsüyle, rotasız-amaçsız birer hayat peşinde...

Kan içmezlerse, çiğ et yemezlerse öleceklerine inandırılmışlar. Genleri feci şekilde
pis, karanlık!.. Üretmeyi, pozitif düşünmeyi, birliği gördükleri bile yok. Çünkü öyle anne-babalardan doğuyorlar onlar da birer zombi olarak.

Ve başımıza gelecek bir şey var. Artık çok geç...

Elleri-kolları bağlanmış, yapacakları bir şey kalmamış ve alternatif önerilerini dünya halklarına bir türlü dinletememiş, kendilerine alıcı bulamamış aydınlık ruhlar
çok güçlü bir müdahale bekliyorlar. Bu müdahaleyi, onların yıllardır yaratılışın kalbine yönelttikleri imdat çığlıkları çağırdı.

Artık çok geç... Yaratılışın pimini, gönüllerdeki isyan, feryatlar, çaresizlikler ve korkulu gözler çekti. Artık ne yapsanız faydası yok. İyisi mi; dünya halkları ve onları bu hale sokanlar zombiliğin sonuna kadar tadını çıkartsınlar.

Bekleyecek ve görecek zombiler!..



ARIZA ADAM
Ömer