Eeeeyyy dünya insanı!
Piyasa çamurlarıyla doğmuş, üzerine şartlı duyguları, yargıları inşa etmiş ve sonunda berbat bir yaratığa dönüşmüş, çareyi mal alıp, tüketip, hiçbir anlam da çıkarmayıp, yerine yenisini koyup, yemeyi ve sıçmayı amaç edinmiş gafil! Sen ne de çirkinsin?!.. Ne de aç gözlü ve kokuşmuşsun!? Başına gökten gelecekleri hiç hayal eder de, meraklanır mısın? Yoksa o konuda da mı sağırsın, hissizsin?..
Vallahi de billahi de sana dayanmak ve günüme devam edebilmek için, her sabah hınca hınç koşumu yapıp, gözlerimi terle, nefesle, imanla perdeleyip, alabildiğine süngü ile "Allah Allah" diye haykırarak karışıyorum güne.
Sanma ki seninle aram iyi... Sanma ki bir umudum var da ondan bu gülümseyişim.
Sana bakıp bakıp, salağa yatıp, pişmiş kelle gibi gülümsüyorum her dakika, hala anlamadın mı be gafil?!
Sadece... Sadece kendimi kandırıp; günlerime gün, yıllarıma yıl ekleyip, çaktırmadan senin gibi görünüp, dalgamı geçip yaşamam için o gülümseme... Bu; pislenmiş, canavarlarla, doyumsuz egoist yaratıklarla çevrelenmiş, pis kokulu ormanlarınızda, ailemle birlikte hayatta kalabilmek için o gülümseyiş!
Yine yedin di mi o pişmiş kelle gülümseyişlerimi? Yıllardır akıllanmadın değil mi be gafil? Be çirkin, be kokuşmuş şey!
Hiç yavşama bana. Sanma ki; saf bu adam, ondan gülüyor.
Yavşaklığına, çekilmezliğine bir ayna... Karşı yansıma teknikleriyle dünya ile aramı iyi yapma sanatı sadece...
Hiç umutlanma benden yana. Aldım pis kokunu bir kere. İflah olmam artık. İnanmam meziyetlerine, karşılıksız sevgine, eziyetine, külfetine, emeğine. Hepsi kirlenmiş, hepsi çamurlarla beslenmiş tohumların filizleri...
Eeeeey kokuşmuş, pis nefesli canavar!
Kabusundur benim gibi kokanlar, benim gibi sırıtanlar. Sen uyurken kokuşmuş osuruklarınla ve o pis salyalı sümüklü nefesinle; bütün Arızalar beyin dalgalarıyla ruhunun üzerine çöreklenmekte! Sen anlamazsın, hissetmezsin; çünkü yok ki arabadan, TV'den, emlaktan başka şey algı sınırlarında!? Biz yokuz ki senin için!? Duymazsın ki sesimizi!? Tatmazsın ki sevgimizi!?
Kaldırıp başını bakmazsın ki hiç gökyüzüne!
Akşamları çıkmazsın ki beş dakika evinin balkonuna. Akşamın sessizliğinde kaldırımların, ağaçların, otların, çiçeğin-böceğin fısıldaşmalarına ortak olmak için. Çekmezsin ki içine "yaratılan"ın nefesini, rengini, sohbetini!..
Be kokuşmuş, doyumsuz, ağzı kanlı vampir insan!
Kaybettin sen dünyayı anam-babam! Ne desen boş...
Keşfetmeye devam et ipe sapa gelmez teknolojini. Ver herkesin eline oyuncakları, telefonları, ekranları. Kıçlarına, kulaklarına, burun deliklerine, penislerine-vajinalarına döşe led ışıklarını! Yaşam koçlarıyla, pilates topitoş toplarıyla doldur etraflarını!
Hiç farketmez! Debelenme bari de, suyun bulanmasın. Temiz olsun cesedin.
Ve her gördüğünde benim o aylak aylak, sorumsuz çocuklar gibi saf sırıtan pişmiş kelle suratımı; elindeki aynayı hatırla. Bu dediklerimi hatırla.
Oldum olası kendini dahil etmediğin gökyüzünü hatırla.
Yalanladığın yıldızları, galaksileri, UFO'ları... Vaadedilmiş sonsuz hayatı... Toprağın altına yatırdığın, o pırıl pırıl, ziyan olmuş ruhunu hatırla!
İşte bu yüzden her gördüğünde beni; ben yine pişmiş kelle gibi salağa yatıp, sana gülümsüyor olacağım gökyüzünden!
ARIZA ADAM Ömer
20 Temmuz 2010 Salı
Kimci, neci
İnsan Atatürkçü olabilir. Fetullah'çı olabilir. Mevlana'cı da olabilir. Sofu, tarikatçı, ümmetçi veya en baba kapitalist de olabilir. Goethe'ci, Montaigne'ci, Ömer Hayyam'cı olabilir. Ama bütün bu tarzlara uyumlanmalar onun öz kişiliğini, benliğini ve ruhunun orijinalliğini sıfırlamamalıdır. O zaman dünyaya boşuna bile geldiklerini söyleyebilirim o kişilerin.
Onlar; tanınmış ve kendilerini bir nevi ideallerin bayraktarları olarak kabul ettirmiş kişilerin müsvetteleri, kopyaları, yan şubeleri olarak yaşar ve ölürler.
Ve başkaları uğruna, onların adı ile ölmektense, cehenneme veya cennete 'kendin gibi' girmek, bütün düşüncelerinin arkasında durarak dik durmak çok daha şereflicedir.·
Başka bir ustanın, başka bir düşünce liderinin el işçisi olmaktansa, en boktan fikrin bizzat temsilcisi olmak bile benim için çok daha kutsaldır.
Onlar; tanınmış ve kendilerini bir nevi ideallerin bayraktarları olarak kabul ettirmiş kişilerin müsvetteleri, kopyaları, yan şubeleri olarak yaşar ve ölürler.
Ve başkaları uğruna, onların adı ile ölmektense, cehenneme veya cennete 'kendin gibi' girmek, bütün düşüncelerinin arkasında durarak dik durmak çok daha şereflicedir.·
Başka bir ustanın, başka bir düşünce liderinin el işçisi olmaktansa, en boktan fikrin bizzat temsilcisi olmak bile benim için çok daha kutsaldır.
ARIZA ADAM
Ömer
24 Haziran 2010 Perşembe
Aferin bekleyen bebeler
Dünya üzerindeki ülkelerin bazılarında ve hatta bizim bazı kesimlerimizde, insanların inanış şekillerini bütünsel anlamda gözlemlerseniz, size ilkokul yıllarınızı hatırlatacaktır. Bu hem traji-komik bir durum, hem de inanan kişi için sonsuza uzanan riskler içeren bir durum...
İlkokul yaşlarındaki çocukların yaptırımlı ve ayıplamalı eğitimleri gibi bir tutum sözkonusu yani! Sanki kendi ruhumuzun bilgeleşmesi, aydınlanması, perdelerle üzeri örtülmüş o harika bilincimizin sadeleşmesi için değil de; birilerinden -aferin işitmek için- inanıyoruz!? "Ona dokunma; o cıs!", "Şunu dinleme, okuma bile; cıs!", "Aferin bak; hep böyle yap, böyle düşün!" gibi...
Bunları yerine getirince; daha büyük olanlarımızdan (büyük olmaları da zaten göreceli) bir ufak aferin onayını duyunca da, kendimizi gerçek inanç yolunda ilerlemekte olan cengaver gibi görüp, güya içimizi rahatlatıyoruz. Ama bütün aferincilik aslında bize tek bir şey dışında hiçbir şey katmıyor; buna ayılamıyoruz.
Aferin işitme çabası içindeki inanç türü, aslında ruhu sabit bir noktaya demirliyor, tek yönde ve kesinlikle yaptırımlarından, dogmalarından sapmayı kabul görmeyen bir yola sokuyor. Halbuki; evren sonsuz, Allah büyük ve merhametli... Ruhu bir yere demirleyen bir inançtansa, yine ana rotadan sapmadan, yani "Yaratıcı'nın keşfi ana teması" içinde, ama kendi serbestisini de bilen bir ruh olup, kendi öz keşiflerine izin vermek ne kadar da aydınlatıcı olur değil mi? İşte bu yaratıcı bir inanç olur. Bu aynı zamanda tabii ki; o sabit ve aferinci yolda ilerlemiş, sözde büyük ağabeyler durumuna gelerek, bizleri denetleme işine girmiş kişilerden de ruhen ve beynen kopmamızı sağlayacaktır! Yani sürekli karşı tarafa bakıp, "Aferin çocuğum" diyen o fosillerden medet ummaya bir son verip, pılınızı pırtınızı alıp, onlardan uzaklaşmış olursunuz. Daha cesaretli olur ve ondan-bundan utanan, ayıplanacağını düşünüp, utanan, ilkokula yeni başlamış çocuklar gibi traji-komik bir duruş çizmezsiniz. Doğru yolda ilerlediğinizi anlamak için onun-bunun ağzının içine değil, kendi özgür ve keşifçi ruhunuzun sesine kulak vermeyi öğrenirsiniz.
Bırakın o ilkokul çocukları birbirlerine bakıp bakıp, öğretmenlerinin onlara kabul ettirdiği edep ve tavra uymayan arkadaşlarını, ayıplayan gözlerle bakıp, eleştirmeye devam etsinler.
İnanın, bu tür bir inanç sistemi ile Yaratıcı yolunda ilerlemeye başladıktan sonra; o etrafınızdaki -sözde büyüklerin- ve onların eteklerinin altında, ağızlarının içine bakıp, aferin bekleyen, daha bu hayatın ilkokulunda okuyan bebelerin hallerine kıkır kıkır güleceksiniz! Zavallı ve bir türlü büyümeyen o öğrencilerin, aslında hayatlarında önlerine serilmiş ve keşfedilmeyi bekleyen bir çok gizemi, olayı kendi elleriyle ittiklerini öğrendiklerinde ise tabutlarının içinde olacakları bir gerçek!
Şimdi; size soruyorum. Siz hala ondan-bundan aferin işitme ve sadece içini geçici olarak rahatlamanın peşindeki gafiller misiniz, yoksa gerçekten inanç sahibi, keşifçi, aydınlık ve sonsuz ruhlar mısınız?
Arıza Adam Ömer
15 Haziran 2010 Salı
Ya bir çaycı olsaydım?
Şimdi; iş hayatında para kazanma, iş üretme ve mutlu olma üçgenini masaya yatırıp, size bir şey sormak istiyorum:
Örneğin bizim ülkede beden gücü ve fazla emek gücü kullanarak çalışanlar, hep en alt sosyal tabakada tutulurlar. Onların statüleri bizim ülkede otomatik olarak daha aşağılardadır. Ancak; batıda birçok ülkede bu olaydaki denge bizimki kadar sapmış değil. Şimdi işimiz batı ile değil ama... Kendimizle...
O ya da bu şekilde insanlar çalışıyorlar sonuçta. Bütün dünya düzeni şu an hala böyle yürüyor. Şu an bizim ülkede ve tabii bazı gelişmekte olan ülkelerde emek ve beden gücü ile iş üreten insanlar genelde en az paraları aldıkları halde, aslında bizleri onlar taşıyorlar omuzlarında. Az çalışıp, çok düşünüp veya çok konuşup, işleri bağlayanlar ve yönetenler ise kazandıkları paraları kasalarına doldurup, içkilerini de alıp, keyifle arkalarına yaslanıp, başarılarının tadını çıkartıyorlar.
Pekiyi; acaba şöyle bir denge kurulsaydı dünya bütününde, acaba siz neyi seçerdiniz?
Örneğin işçi de olsanız, çaycı da olsanız, otopark görevlisi de olsanız, çöp toplayıcı olsanız; diğer eğitime-öğrenime dayalı meslek sahipleriyle hemen hemen aynı parayı kazanacaksınız. Yani herkes tatmin olacak ve konfor şartlarını kendi dilediği şekilde sağlayabilecek. Tabii kendi algı sınırları ve beklentilerine bağlı olarak da, kimi daha komplike ve sosyal bir yaşam stili benimseyecek, pahalı elbiseler alacak, konforlu ve tam mimar işi evlerde oturacak, son model arabalara binecek, kimi ise kendi düzeyine ve görgüsüne göre aynı miktarda para kaynağına rağmen belki daha avam ve farkındalığı az olarak yaşayacak. Ama sonuçta kimsede geçim sıkıntısı olmayacak, herkes rahat edecek, hobilerine zaman ve nakit ayırabilecek.
Hatta bir imkanı daha olacak insanların. İsteyen, okumuş da olsa, profesör de olsa, zaten oranları herkesle olan maaş dahilinde, yine aynı tatminkar ücretle çaycılığı da deneyebilecek. Belki de insanlara hizmet ona daha önce hiç yaşamadığı şeyler katacak ve o işte devam edecek. Bugünün patronu, bir hafta sonra bir çaycı veya otoparkçı olarak da karşınıza çıkabilecek.
Nasıl olsa kazançlar arasındaki uçurumlar kalktığından, insanlar mesleklerini icra ederken, bugünkü sosyal ve maddi kriterlerin belirleyiciliğinde seçim yapmayacaklar yani.
Size sorumsa şu:
Böyle imkanların olduğu bir dünyada yine şu anki işinizi mi yapmayı seçerdiniz? Yoksa hayalinizdeki o çok uç mesleğe mi yönelirdiniz?
Ben şahsen böyle bir durumda, işe çok az düşünsel çaba gerektiren bir işten başlardım. İlk aklıma gelense insanlara çay dağıtan, elinde tepsi, üzerinde önlüğü, oradan oraya koşuşturan ve etrafına espriler patlatan bir çaycı olarak çalışmak... O işin duygusunu iyice benliğime yedirdikten sonra neye devam ederdim şu an onu bilemem, ama kısaca seçimim hizmet yönünde olurdu. Özellikle de sürekli beyin gücümü kullanmadığım, daha bedensel bir iş sistemi yani... Çünkü öyle şartlarda insan daha çok iç sesini temiz tutabiliyor ve ona kulak verebiliyor. Bence bu da bir ruhsal evrimleşme stili... Sakin, sessiz ve bol fiziksel eylem...
Eeee pekiyi, siz ne tür bir iş seçerdiniz bütün kazançlar adil olsaydı? Kim bilir, belki de yakında dünyada da zoraki ve sevmeden iş yapma sistemi değişime uğrar ha?
ARIZA ADAM VİDEOLARI için hemen tıklayın!
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Dırdır arttı, hatlar karışık
Otobanından, tali yoluna, yan yoluna, hatta dar sokaklarına kadar fena karışık...
Belki de sadece etekleri altında bir avradın yıllarca sabitlenip, her türlü yağmura karşı bu saçağın altına sığınmaya alıştığımdan... Ve bu yıllanmış süreç içinde yağmurdan kaçarken sürekli doluya tutulduğumdan... Yani karı dırdırından!.. Kim bilir?..
Eeee hayat bu; bir tarafta kazanırsın, bir tarafta kaybedersin. Tam "Yükseldim sevgide, aşkın kitabını yazdım. Çoluk-çocuğa karıştım ulan ben! Ufak bir kedi oğlum bile var! Savulun ulan; hayatım tam rotasına oturdu, gidiyor tıkır tıkır." diye nağralar atarken, bir de bakarsın ki; o rotanın baş kurucularından biri söz hakkını fazlaca eline almış, çatır çatır her durumda sana saydırıyor!.. Biraz daha izin versen; bırak ruhen iyice kararıp, Boğaz Köprüsü'ne atlamak için bir acele gitmeyi, hayat boyu birlikte yapılmış olan bütün yanlışların faturalarını da bu arada sana kakalayacak avrad!
Yani öyle kolay değil hayat dostum! Yanında hayat yarışında edindiğin bir ortağın varsa; (yani eşin veya sevgilin) bazı hak-hukuk meselelerindeki dengelere kesinlikle en baştan dikkat etmen lazım. Sonra dönüşün çok zor olur çünkü! Ya katil olursun, ya suçlanır, ayrılıp bir de borçlu çıkarsın, ya da işe yaramaz hale gelir, bir sonraki evlilik macerana ayırma olasılığın olan umudunu da yitirirsin, çöpe gidersin! Şakası yok; vallahi alkolik bile olursun, kendini tanıyamazsın dostum!
Kıçım mı tutuştu nedir bilmiyorum, ama sanırım 41 yaşımın ilk aylarında, yani kıllarımın ufaktan ağarmaya başladığı bugünlerimde hayatımdaki her şeyi daha detaylı sorgulamaya başladım. Yanımda dırdır yapan avradı bile!.. Çünkü bilirsiniz; "avrad erkeğini rezil de eder, vezir de..." diye bir laf vardır!
Bu zamana kadar her ikisini de olmayı tam beceremedim, ama "Bu yıldan sonra acaba bunlardan bir tanesi olacak mıyım artık?" diye panik ataklar yaşamaya başladım. Çünkü yıllar geçtikçe herkes bilir ki dırdırın da şiddeti artar. Sevgi de artmıştır zaten artabileceği kadar, ama eğer artan şiddetteki dırdır, yavaş yavaş sevginin önüne baraj çekmeye başlıyorsa; bu durum gerçekten de sakata gidebilir!
Belki de belli bir yıldan sonra, birlikteliklerdeki gaz-fren dengesi erkeğin eline geçmeli diyorum ben şu sıralarda. Çünkü yaşı ilerledikçe, hayattan maddi anlamda beklediğini bulamamış, dırdır miktarı da buna oranla artmaya başlamış kadına kalsa; ya en sonunda akrabaları tarafından hastaneye kaldırılırdı, ya da evde cinnete neden olup, koca bir ailenin hayat alanından on dakikada silinmesine neden olurdu.
İşte; içgüdülerim sayesinde sanırım alarm çanlarının sesini duymaya başladım ve bu yüzden son günlerde kalbime giden damar hatlarında, tıpkı bu rezil otobanların durumu gibi kuralsızlıklar, itişmeler, kakışmalar hissetmeye başladım. Yan koltukta oturan avrad sanırım bu kokuşmuş otobanın sağlıksız ama hızlı akışına fazlaca kaptırmış kendini.
Ona artık bu direksiyonun benim ellerimde olduğunu belli etmem lazım. Biraz ani fren, ani gaz, biraz fazlaca debriyaj... Yan şerittekilerle kapışma... El hareketleri çekmem filan lazım ki; yanımdaki paniklesin, can derdine düşsün! O zaman mutlaka dırdırı da, 'yutulan hıçkırık' gibi bir süre daha frenlenecektir!
Ve evet! Direksiyonun aslında benim ellerimde olduğunu hatırlasın ve yerine otursun! Size de tavsiyem; çok geç olmadan ve ani şoklamalar gerekmeden, ufak ufak gaz-fren hareketleri sergilemeye başlayın!
Arıza Adam Ömer
21 Mayıs 2010 Cuma
Haddini bil ey İnsan!
Ey yolundan sapmış, üretkenliğin kutsallığını unutup, işinde-gücünde üç kağıda sapmış, orada burada ağzıyla ikide bir helal kazançlardan, doğru yoldaki bir hayattan bahsetse de; eylemlerinde harama bulanmış, fikir hırsızlığı, kopyacılık, düzenbazlık ile geçinmeye alışmış, dünyada sürdürdüğü üç kuruşluk hayatı boyunca artık bütün bunları ‘doğal’ sayan zavallı insan!
Senin lafların artık geçersiz! Senin peşinde koştuğun ve büyütmeye çalıştığın bu maddi dağlar, çoğulcu, karmakarışık toplumsal çözüm önerileri yalan!.. Bize ürettiğin ve önümüze yem olarak attığın şarkılar, poplar, toplar; yaşam kalitemizi kendi ellerimizle öldürten, değerlerimizi sıfırlamaya yönelik birer tüketim bombası!..
Ellerimize özendire özendire tutuşturduğun o teknolojiler, ha bire çözünürlükleri artan TV’ler, içine galaksimizi sığdıracak kadar gelişmiş bilgisayarlar, her an her yerde birilerine yakalanmamıza neden olan son teknoloji telefonlar; sadece bizi o pırıl pırıl, üzeri perdelenmiş, sonsuz hayal gücü ve özgürlüğü olan benliğimizin gözlerini iyice kör eden, onu köle eden birer filtre!..
Sen; bütün bunlara meydan vermiş ve halen de bu kör dağın büyümesine yatırım yapan insan!
Unutma; sen işin bu tarafını, yani bu balçığı, bu çamuru büyüttükçe daha dibe batıyorsun. Çaresiz çırpınışlarınsa seni sadece daha da dibe batıracak, inan! O çırpınışların ki; zaten hepsi de yine sana bilerek, en berbatından önerilen tedbirler!..
Tutun bakalım sonsuz teknolojilerine! Tutun bakalım çevrenin sana kazandırdığı ‘alt ederek üste çıkma’ anlamındaki başarı hedeflerine! Tutun bakalım ey insan; mana ile bezenmemiş, temeli taşa-kayaya dayalı ukala beynine, dünya bilimine!
Yakındır tırpanlanması şu senin Savaş Uygarlığının!
Kendini sürekli dışında tuttuğun, ihtimal bile vermediğin, gözlerini bile bile kapattığın ‘o bilinmeyen’ gelip de, tepeden başına indiğinde; i-phone’unu, cep telefonunu, laptop’ını, hiper yüksek çözünürlüklü LCD’ni ve arabanın marşını panik halde parmaklamakla bir halt olmayacağını göreceksin!
Ve işte o zaman anlayacaksın daha yolun başında, kendin dışındaki herkesin kuyusunu kazmak yerine, kendini parmaklaman gerektiğini!
Kendini parmaklamadığın her seferinde, o büyük sonda başına gelecek koca dev parmağın boyutu daha da büyümekte!..
Arıza Adam Ömer Dalman
Yazının gerçek linki: http://www.bloggrup.com/haddini-bil-ey-insan/
Paracı Koçlar
Hayat çetrefilleştikçe, dallandıkça budaklandıkça meslekler, insanlar, beyinler örümcekleştikçe ve tembelleştikçe bireyler, bedavadan para kazanmaya odaklandıkça, terbiyesizleştikçe, umarsızlaştıkça, kendi cinsine karşı saygısızlaştıkça insan, yeni yeni, hilkat garibesi sektörler, her dalda yeni yeni para kaynakları, yeni yeni alternatif çözüm kaynakları fink atmaya başladı malum!..
Yalansa söyleyin beyler!?..
Ne oldu? Ses yok galiba ha?..
Hımm... Ne oldu? Yoksa siz de gerçek üreticilik ve yeteneklerini azimle, coşkuyla, kutsallık içinde kullanarak iş üreten ve hayata katkıda bulunanlardan değil de; ağzı daha çok ve ustaca laf yapıp, ona-buna 'büyük işlerin liderliğini üstlenmiş' görünerek, omuzlara binerek geçinen tiplerden misiniz?!..
Sorun değil canım! Biz de zaten şu iki kuruşluk aklımızla sizleri veya diğerlerini yargılayacak cürette asla değiliz!.. Bir iki laf edip, sonra gideceğiz karşınızdan. Yoksa ne haddimize!!!
* * *
Hani insanların hayatları ve kafaları karıştıkça ortaya çıkan alternatif çözümlerden bahsettik ya az önce... Onun gibi bir şeylerden kısaca bahsedip, gideceğim hemen merak etmeyin!
Eskiden "meslek" denen ve de icra edilmesi "ustalık" isteyen şeyler vardı insanların işinin ehli olup-olmadıklarını gösterdikleri ve sonunda da hakkıyla para kazandıkları... Şimdi; dediğimiz gibi işler biraz karıştı ve 'ustaca laf yapan ağızların' kaptıkları işlerin sayısı, gerçekten ve ustaca iş yapanların kapabildikleri işlerin sayısını çoktan bastırdı.
Eskiden hasta olanlar, ya doktora, ya psikoloğa, ya da psikiyatriste giderdi. Ama şimdi ne oldu?!
Çekinmeyin söyleyin; şimdi ne oldu yahu?!..
Peki peki onu da ben söyleyeyim ki; sonunda bir sürü çürük yumurtayı da ben kafama yiyeyim ve Onuncu Köy'e, Bekir Ağabeyim'in yanına göçeyim, gideyim!..
* * *
Artık derdi olanın karşısında bir ton alternatif çözümcü var efendim!
Sokakta doğru dürüst yürümek için koçlar, kalemi düzgün tutmak için farklı koçlar, sevgilinizle iyi sevişmek için farklı koçlar, doğru sözü doğru yerde etmek için farklı farklı koçlar var dört bir yanda!
Hatta doğru mesleği seçmek için, Allah'ın nefesini doğru alıp-vermek için, doğru müziği, doğru mekanı, doğru dürüst pofuduk yastığı seçmek için bile farklı farklı koçlar var dört bir yanınızda!..
Yakında doğru filmleri evinize almak ve doğru saatlerde, en uyumlu enerji titreşimleri ile o filmleri izlemeniz için de farklı koçlar çıkacak piyasaya!..
Ha bu arada, şaka değil bakın! Duydunuz mu?! Yeni haber aldım bunu:
Global krizin ilerleyen saatlerinde ortama bir de "Para Koçları" peydahlanmış!!!
Hadi bakalım; artık paraya sıkışmayacaksınız ey dünya halkı! Moralinizin bozulması için hiç bir sebep kalmadı ortaya Para Koçlarının da çıkmasıyla!
Koçum benim, yumurtam! Koç yumurtam benim!!! Tek yumurtam benim, ikizim, tekizim!..
Koçummmm!!!
Ömer Dalman (13.05.2009)
www.antoloji.com/omer_dalman
Etiketler:
gerçek bilgelik,
gerçekler,
koç,
koçlar,
yaşam,
yaşam koçu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)