30 Ekim 2010 Cumartesi

Oktay Ekşi vakası

Yazarlar, şarkıcılar, sanatçılar bazen yoğun enerji ve ilham halinden dolayı hatalara düşebilirler. Daha beteri; olayların ve kahramanların isimlerini vererek, onlara hakaret çağrıştıran ifadelere de girebilirler. Tıpkı Oktay Ekşi'nin Hürriyet Gazetesi'ndeki son yazısında Başbakan ve bakanlar için "Analarını da satarlar." şeklinde çok ağır ithamlarda bulunan ifadesi gibi...

Evet... Büyük bir hata, büyük bir gaf... Yemin ederim ben daha yazıyı okumadan, sadece olaya toplumsal açıdan yaklaşarak bazı çıkarımlarda bulunma amaçlı yazıyorum şu an yazımı. Ki; böylece benden bu konu üzerine çıkacak yorum çok daha tarafsız olacaktır.

Oktay Ekşi; neyse ki sonradan hatasını itiraf eden ve ithamda bulunan yazısının hedef aldığı kişilerden özür dileyen bir yazı daha yayımladı. Yemin ederim onu da okumadım henüz! Tamamen objektif kalma adına, olayın nedenini ve sonucunu manşet başlıklarından okumakla yetindim ve kalemi elime aldım. Pardon; klavyemin tuşlarını elime aldım!

Basında ve TV'de, siyaset adamlarımızın, yazarlarımızın ve sanatçılarımızın, sonradan ortalığı ayağa kaldıran türden büyük hataları sık sık olmaktadır farkındaysanız. Hatta Başbakan'ın bile, bir kısım kitleyi ayağa kaldıran, mizah dergilerine ve nice köşe yazılarına ilham kaynağı olan "Ananı da al git!" gafını daha dün gibi hatırlarım. Bakanlarımızın düştüğü gafları burada saymıyorum bile...

Gaftır, hatadır, dil sürçmesidir; yapılır. Oluverir ve kendini alamaz insan bazen. Ağzından çıkmıştır laf bir kere. Peşinde koşup da, karşındakinin beyin kıvrımlarına girip, onda değer yargılarının oluşmasına neden olmadan önce kulaklarının girişinde lafı yakalayıp, ortadan kaldıramazsın ki?! Olmuş ve bitmiştir; sonuçlarına katlanırsın. Sonunda da ya ettiğin lafın arkasında hala dimdik durursun, ya da gerçekten bir hata yaptığını anlarsın ve alçakgönüllülükle özür dilersin kitleden veya şahıstan. Çünkü insansın, robot değil...

Sonuçta Oktay Ekşi'nin de bu büyük hatası, zaten gergin ve bölünmüş olan halk kitlesindeki ateşi yükseltti ve provokasyonların da eşliğinde, biraz da haklı olarak gösterilere neden oldu. Ortalık ayağa kalktı. Adam görevinden istifa etti. Bazıları buna üzüldü, bazılarınınsa ekmeğine bal sürüldü.

Şu da vardır her zaman ama: İnsan haklı da olsa; öfke ile kalkıyorsa, mutlaka zararla oturur. Öyle bir hata yapar ki; artık vurgulamak istediği olayın hakkı-hukuku önemini tamamen yitirir ve karşılıklı tarafları tamamen birbirine düşüren, bir tarafı haklı ve ezik, diğer tarafı ise kaba, küstah ve tukaka ilan eden bir tablo oluşur. Artık olayın ne olduğu değil, kimin ne kadar büyük küstahlık yaptığının, sınırları ne kadar aştığının yargılanması devreye girer. Ne yazık ki bu noktadan sonra artık ele alınan konu arka plandadır, hatta ona bakılmaz bile.

"Oktay Bey özrünü diledikten sonra görevine devam etmeli miydi?" sorusunu şu an kendim cevaplayamıyorum. Gerçekten bilemiyorum. "Belki de görevine devam etmeliydi, ama Başbakan ve bakanlar da ona dava açmalıydı ve Oktay Bey de zamanın akışı içinde bu hatasının hesabını yargıya karşı vermeliydi." desem, şu an benim için daha mantıklı bir cevap olacak. Çünkü birikimlerin, tecrübelerin, yeteneklerin önünün, tam da olgunluk zamanlarında bir hata yüzünden "çat!" diye kesilmesi de bana mantıklı gelmiyor doğrusu.

Hele ki; bir çok kaynakta ülkemizin halk kitlesinin tamamen ikiye bölündüğünün söylendiği, kamunun gözönünde gerçekleşen bu tür ifade hatalarının çok daha ateşli tepkimelere neden olduğu, halkı galeyana getirdiği bu zamanda daha mantıklı ve sakin düşünmenin gerektiğine inanıyorum.

Aziz Nesin de Türk Halkı'nın geneline karşı düştüğü ifade hatasından dolayı yakılmaya bile çalışılmıştı biliyorsunuz. Ama ne oldu?.. Belki büyük bir kitle onu ölümüne kadar bir daha adamdan saymadı, tamamen "tukaka" ilan etti, ama şimdi sorun bakalım gençlere ve okumanın önemini bilen kitleye... Aziz Nesin hala çok büyük bir edebiyat adamıdır ve ölümsüzdür onlar için. Çünkü o büyük gafa düşmüş olsa da, adamın eserlerinin büyüklüğü de her zaman geçerlidir.

Demek istediğim şu ki; hatadır, herkes yapar. Hatanın büyüğü de olur, küçüğü de... Ancak sonradan gelecek pişmanlık, bir özür ve itiraflar bence, hatayı yapan kişinin yükünü, önceki eserleri de gözönünde bulundurularak biraz hafifletmeli.

Evlilik kavramı üzerinden kısa bir örnekle yazımı bitireceğim.

Büyük bir aşkla evlenip, bir anda etrafındaki seksi kadınlara ve onların bacaklarına bakmamaya başlayıp, hatta onlarla diyaloglarını bile sıfırlayıp, yeminler edip, adeta bir rahip edasında temize çıkan adamlar vardır. Onlara o günden itibaren çıplak kadın resimleri bile atamazsınız, çünkü beyimiz evlenince bir anda nirvanaya ulaşmış gibi görür kendini! Ama sonra zaman geçtikçe, vidalar, balatalar gevşemeye başlar. Direksiyon sallamaya elleri alıştıkça, trafiğin piçi olup, yolu ve diğer taşıtları hiç takmadan, yanındakiyle konuşa konuşa, sigarasını içerek ve sol kolunu camdan dışarı sarkıtarak, bıçkın bıçkın arabasını kullanan adamlar gibi, beyimiz de evliliğe alışır ve artık karısı onun için bir rutin halini alır.

Yavaş yavaş çekimler azalır ve o kutsal evlilik yemini de etkisiz olmaya başlar. Günün birinde adam gömleğinin yakasının iyi ütülenmediğine veya herhangi başka ufak bir şeye takar ve basar kadına kalayı! Kadın da ona sağlam bir karşılık verirse, adam iyice galeyana gelip, boşar bile karıyı!..

E ne oldu o zaman o kutsal yemine? Ne oldu birlikte uyum içinde geçen o aşk dolu yıllara?.. Sildik mi bir kalemde koca bir beraberliği?!

Sizce bu mantıklı mı?

Atalım mı şimdi o kadını çöpe? Salalım mı o davarı yine azgın, kadınsız bir bekar olarak sokaklara?!

Evlilikler ara sıra ortaya çıkan hatalarla hemen bitirilirse; ne yararı kalırdı o birlikteliklerin insana, değil mi? Hemen ayırmayıp da yolları, hataları karşılıklı onarıp, birikmiş onca tecrübeyle perçinlenmiş beraberliği gelecek yıllara taşımak daha iyi olmaz mıydı?

Doğrusu ben ne karımı, ne dostlarımı, ne de belli bir düşüncenin temsilcisi yazarlarımızı, sanatçılarımızı bir tane hatalarından dolayı silmem. Buna 'doğru yol' olarak bakmam. Gerekirse kızarım, yererim, ama silmem.


ARIZA ADAM
Ömer


Videoları:

Çayım, purom, internetim

Param az olabilir. Hatta zaman zaman hiç de olmayabilir.

Malım, mülküm, dikili bir ağacım olmayabilir.

Üzeri türlü naylon laflarla bezenmiş, eli kalem tutmayan, ruhunda yeteneği olmayan dalkavukluğum ve ticaretim olmayabilir.

Bütün yakınlarımın yedikleri önlerinde, yemedikleri arkasında olabilir. Onlar jiplerinde, arabalarında, keyiflerinde, tatlarında olabilir. Bundan bana yansıyansa sadece boş bir avunma ve hayalperest bir güvence de olabilir.

Bu yakınlar ki; en zor ve çıkmazda olduğum karanlık anlarımda bir anda sıvışıp, sessizleşmiş olabilirler. Ben bazı durumlardan dolayı tehditler altında ezilip-büzülürken, kendi kıçlarına zarar gelmesin diye bana kulaklarını tıkamış olabilirler.

Balta girmemiş ormanlar haline gelmiş ülkemin, çamurlu-balçıklı iş dünyasında, kendini adam ve hatta 'dayı' zanneden, iki kuruşluk üçkağıtçılardan zaman zaman kazık yiyor da olabilirim.

Hiç farketmez! Umrumda bile değil!

Önümde monitörüm, ağımda dünya, arkadaşlarım, yanımda çayım veya içkim, tablamda da purom var ya; koy gö..üne gitsin hepsinin! Gittiği yere kadar giderler, belalarını bulurlar. Burada en zengin onlar olmuşlar, mal üstüne mal koymuşlar, herkese üstten bakmışlar. Umrumda bile değil.

İster sonları daha büyük zenginlik, ister cehennemdeki altın tabut veya ipek kefen olsun; umrumda bile değil. Benim keyfim bana ait ya; koymuşum topunun a..ına...


ARIZA ADAM
Ömer



21 Ekim 2010 Perşembe

'Piç' mekanlar

(Arıza kafa modunda yazılmıştır. İstisnalar için asla söylenecek sözüm yoktur. Modunuzu yüksek tutarak okumanız tavsiye edilir.)

Bizdeki mimarlar ve batıdaki mimarlar!

Kulağa hoş geliyor mu? Nasıl şeyler çağrışıyor beyninizde acaba?..

İyi mi, kötü mü? Orijinal mi, kopya mı?

Taklit mi, yoksa türünün ilk örneği kalem darbeleri mi?..

Batıdaki mimarlar daha en baştan, kökten medeni, özgür ve yaratıcı şekilde yetiştiklerinden; ortaya çıkardıkları binaların ve mekanların tasarımlarında da cesur ve öncüdürler. 'Olmayanı' cesaretle konduruverirler kağıtlarına... Oradan da hayatın zeminine... Hem de yüzde yüz düşündükleri gibi. Tıpkısının aynısı!..

Düşüncelerinin yeniliğine ve orijinalliğine birebir hizmet ettirirler teknolojiyi ve malzemeyi. Çeşitli kriterlerin kölesi olmaz onların tasarım güçleri. Dikdörtgenlere, düz hatlara veya yuvarlaklara boyunlarından bağlı değildirler. Onlar geometriyi de, teknolojiyi de, felsefeyi ve hatta toplumsal kabulleri de kendi düşüncelerinin peşine katarlar.

Cesursan ve cesur olmana, bunu ifade etmene imkan veriliyorsa; sen de inan bana ortaya neler neler koyarsın!

Bizdeki en iyi mimarların bile çoğu, illa ki önce batıdakilerin son çalışmalarını tararlar. Hatta her ay tanınmış ofislere en az iki adet, ciltli, son çıkan yabancı mimari kitaplar girer. Bu kitaplara binlerce liralar harcanır. Yeni ve havalı bir proje beklendiğinde; önce bu kitapları yalayıp, yutarlar ve en ince detayına kadar oradaki eserleri tararlar. Sonra kılıbık ve suçluluğu içlerine sindirmiş el hareketleriyle, benzer ve
'sözümona yeni'eserler ortaya çıkartırlar!

Bütün telif haklarını, fikir eserlerine saygıyı, kanuni hak korunmasını, öncü tasarımcılığı hiçe sayan ve bütün ölçüleri alt üst eden yaratılışımızla, ortaya çıkardığımız onlarca taklit binayı ve mekanı, müşterilere "Benim orijinal tasarımım" etiketiyle lanse edip, paraları gömmekten hiç gocunmayız bile! Çünkü biz ta en baştan beri hep onları takibe, kopyalamaya ve onlara özenmeye göre yetiştirildik. Yalan mı?!..

Ve biz; onların tersine, içe dönük, çekingen, herşeyden korkar şekilde, baskılar altında eğitildik ve meslek sahibi olduk. Ayıplanma ve etiketlenme korkusuyla, dogmalara karşı gelmeme itkisiyle hep kutunun içinde ve 'tarif edilebilir' kaldık.

Onlar sıfırdan kalemi ellerine alıp, kendi düşüncelerindeki o ilk oluşumların temellendirdiği tasarım kabullerini, mevcut teknolojik imkanlarla donatırken; biz, mevcut teknolojik imkanlara göre dört köşe mantıkla binalarımızı-mekanlarımızı 'köle tasarımlar' haline getirdik ve bunu yaparken de hep onların önderliğine yenik başladık yola. Zaten yenik ve boynu bükük, dürüstlükten uzak giriştiğimiz mekan ve bina oluşumlarımızın altına bir de nasıl o imzalarımızı atarız hiç anlayamadım yıllardır!?

Ben mimarideki ilk çalışmalarımda kalemi alıp, sıfırdan, hiçbir mevcut eserden esinlenmeden orijinal şeyler karaladığımda beni kınarlardı ve uyarırlardı. "Tasarıma başlamadan önce yurtdışı örnekleri iyice tarasan da, Amerika'yı yeniden keşfetmeye zaman harcamasan?" derlerdi. Daha özgür ve bağımsız tasarımlarımı ortaya çıkarmam konusunda kendimi uzun yıllar ezik hissettim bu hakim yöntem ve tavır yüzünden.

İşte; o yıllarımda benim ve diğer mimarlık öğrencilerinin sık duyduğu bu cümle, aslında bizim, Türkiye'nin mimari ruhunun ve kişiliğinin de ilk belirtileriydi. Bu kısa cümlenin altında çok fazla kompleks yatmaktaydı. Ama gören ve anlayan çok azdı.

Biraz büyük laf olacak belki, ama bu yaklaşımla peydahlanmış yeni binalarımız, mekanlarımız, hiçbir zaman safkan Türk değillerdi. Bizim birçok binamız bu yüzden kimliksiz ve piç olarak dünyaya geldi. Babası zengin, medeni, yaratıcı ve batılı bir adam, ama adı bile belli değil. Çünkü biz her zaman batılı adamlara, adını bile sormadan 'veririz'! Annesi ise bizim zavallı kadınlarımızdan biri... Çocuk tamamen babaya benziyor, ama anne bizden yani. Ama baba burada değil ki!? Spermini bırakmış, gitmiş!

İşte o yıllarımda bana, yurtdışı örneklerini taramamla ilgili sarfedilen bu 'yenik cümleyi' duyduğunda, sinirlenmeyen, kendini hiçe sayılmış saymayan, alınmayan ve boynunu büküp, hemen literatürleri taramaya başlayan mimarlar ve tasarımcılar çoğunlukta oldukça; bizim binalarımız ve mekanlarımız her zaman ortalıkla birer 'piç' olarak dolaşmaya devam edecektir!

Biz en iyisi dizlerimizi dövelim duralım hala!


ARIZA ADAM
Ömer

Videoları:

15 Ekim 2010 Cuma

ARIZA ADAM HAREKETİ ENGELLENEMEZ!

ARIZA ADAM HAREKETİ ENGELLENEMEZ!

Çünkü beni bu tohumlar, bu topraklar, bu iklim, bu hava, bu su
arızalandırdı.

Bu toprakların ve bütün bizi kapsayan doğal şartların -altın gibi değer biçilemez- olmasına rağmen, bu toprakların üzerinde yaşayan ve adına insan denen yaratık arızalandırdı beni. İçimdeki bütün enerjiyi kendine tepkiye çevirdi. Bütün yaratıcılığımı ve yeteneklerimi ona karşı çevirdim.

İyi ile kötü arasında kesin hatlarla bir seçime yaklaştığımız günümüzde, artık felsefesiz, temelsiz, düşüncesizce maddi amaçlı yaşayan gafiller enayidir, kılıbıktır, caizdir!

Ayıpların, dogmaların, utangaçlığın, pimpirikliliğin arkasına sığınmak doğruculuk, güzellik değil, yalancılıktır! Ben asla böyle olmadım, olmayacağım.

Genç kitlenin içindeki o eşsiz, masum, çılgın ve umarsız titreşimlerle bezendim. Çünkü geleceğe bakan her ruh, gençliğe yakın olmaya mecburdur. Diğerleri ise fosiller, moruklar, bir süre sonra kullanım süresi dolan işe yaramazlardır.

Unutmayın; şimdiye kadar etrafımızı saran politik, siyasi ve eğitimsel, toplumsal yanlışlıklar çok çirkin boyuta gelmiştir ve asla genç kitle sizler gibi olmayacak! Onlar gerçekten aydınlık insanlar; sizleri çekemezler, sizler gibi düzenbaz, korkak ve takıntılı olamazlar! Ben de olamam!

Çünkü ben her zaman genç ve yaratıcıyım. Üretkenim! Sizler gibi yalaka, üç kağıtçı, materyalist ve az çalışıp, bol para kazanma heveslisi değilim! Ben insanım!

Gerisi kukuma anlatın ve yakınımdan toz olun, gidin!


Bütün fosillere ve moruklara...

ARIZA ADAM
Ömer

* * *

Lütfen sayfama buyrun; tepkilerimi paylaşın.
http://www.facebook.com/ariza2010