7 Aralık 2010 Salı

Serseri bir ruh

Umutsuz, yaratıcılığı günün rutinleriyle, adetlerle, kurallarla çevrelenip, vasat hale gelmiş, ruh rengi genelin grisine uymuş, gece-gündüz kesik ayrımı ile yaşayan 'mahkum bir ruh' olmaktansa; serseri, ipsiz-sapsız, cıvıtan, hayatın b..kunu çıkaran ama "ruh" denen şeyi derinliğine tanımış bir insan olmayı yeğlerim. Zaten de öyleyim!..

Be gafiller, be tutuklar, kapalı kutular! Hala anlamadınız mı;
sonsuzluk ve ulvî hayata ulaşmaya çalışmış ve bunu başarmışların birçoğu hep kendi kafalarının dikine gitmiş insanlardır!?

İnsanlığın en baştan beri türlü şekillerde istismar edilmesine neden olan
'ruhen sonsuzlaşma', yani Yaratan'a varma olgusunun, bazı farklı ve duyurulmamış amaçlarla rutine ve genele bağlanmış yöntemlerin, sadece 'sonsuza hamile' kalmaktan öteye geçmediğini hala görmediniz mi?!

O karın şişti, şişti, büyüdü. Hayatınız boyunca
dev gibi bir yük olarak tarafınızdan taşındı, ama hani? Nerede o tosuncuk bebek?! Hala doğmadı değil mi?!..

Be gafiller, be yenikler, be rutinin kurbanları! Dünya uygarlığının bütün aşamalarına basamak olmuş, fikirleriyle çağları temsil etmiş, insanlığın düşünce hayatına önderlik etmiş o bayraktarların aslında tamamen kendi orijinal ve özgür düşünce yolları ile bütün o kutsal keşifleri yapabildiklerini hala anlamadınız mı?!


Bilinen ve ezberletilmiş bütün gerçekleri ellerinin tersiyle ittikten ve sonra herşeyi kendi yollarıyla ve kendi kabulleriyle en baştan yaratıp, dünyayı kendi tanımlarıyla tarifledikten sonra en yüksek sıçramalarına ulaştıklarını anlamadınız mı?!


Onun-bunun ne düşündüğüyle, neleri kabul ettikleriyle, hangi otoritenin altında neleri kopyalayıp uyguladıklarıyla asla ilgilenmediklerine dikkat etmediniz mi? Simgesel ve takıntılı ortak nesneleri, rutinleşmiş anlayışları adına üzerlerinde diğerleri gibi taşımadıklarını hiç farketmediniz mi?!


Kendi ruhlarının orijinindeki o en saf noktaya, bakir bir bilinçle, baskı altında olmayan bir ruh yapısı ile nüfuz edebildiklerini ve orada buldukları masum, keşifçi bir benlikle açılımlara uğrayıp, hayatın öğelerine ışık tutabildiklerini hala anlatamadınız mı o fosil ruhlarınıza?!

Özgür bir ruha kavuşup, gerçek sonsuzluğun ayaklarınızın dibinde, kapalı ve kilitli bir kutuda hayat boyu sizin onun açmanızı beklediğini mezara girince mi keşfedeceksiniz? Kıçınızda ve vücudunuzda çürümeye yüz tutmuş bütün deliklerinizdeki o kemirgenlerle, solucanlarla, bok böcekleriyle ve leş yiyicilerle iç içeyken, bir de sonsuzluğu keşfetme işine girmeniz o noktada biraz zor olmayacak mı?!

Doğrusu hayat boyu kendini onun-bunun sipariş bilgileri ile uyutmuş, rutinlerin kurbanı olmuş, ezberleri bozamamış ve takık kalmış, sonra da mezarda orası-burası kemirilip, bitirilmiş bir fosil olmaktansa; kendi olup, kendi gibi yaşayıp, dilediği her şeyi keşfedip, aydınlığa adım adım yaklaşmış serseri bir ruh, bir kâşif olmayı yeğlerim.

Ve inanın bana; inadına, alayından da daha kutsal halde mezarıma girerim!


ARIZA ADAM

Ömer

4 Aralık 2010 Cumartesi

Benle bağlantıda kalmak için

Ben Facebook'ta doğmadım, ama Facebook'ta büyüdüm. Benim ilk evim www.timsah.com idi. Sonra birden çok hit aldığım bir diğer site www.vidivodo.com idi. Bunların ikisi ile de ilişkilerim sonradan yıprandı, gevşedi ve inceldiği yerden kopma noktasına geldi.

Son olarak en sevdiğim site http://video.meynet.com . Çünkü bana tahammül ediyor ve beni her halimle sergiliyor, kısıtlamıyor.

Facebook'taki yeni sayfam da yine beni sevenlerimle buluşturuyor, ama oradaki ortama asla tam güvenemiyorum, çünkü insanın bir anda 10.000 küsur üyeli sayfası ortadan kalkabiliyor. Bu yüzden lütfen aşağıdaki bütün linklerimi bir yere kaydedin ve tekrar Facebook sayfam ortadan kaldırıldığında, benden ve enerjimden kopmamak için, çocukluktan, sadelikten, çılgınlıktan kopmamak için bana yazın veya mevcut video linklerimi izlemeye devam edin.


Sevgilerimle...
ARIZA ADAM
arizalarmeclisi@gmail.com

Asla bırakmamalıyım

Etrafım kokuşmuş zombilerle, amaçlarını, güvenlerini bedene-paraya bağlamış kadavralarla çevrilmiş olsa da, yarın için onların suyuna gitmekten başka çarem olmasa da; yine de pes etmemeliyim!

Bütün 'gerçek bilgelerin' fişlerini sırayla çekseler de, onların kimliklerini silseler de, onları lekeleseler de, etiketleseler de, hayatı onlara dar etseler de, yılmamalıyım!

Ve bu çaresiz, adaletsiz, adiliyetten uzak dünya bütün doğrucuları, safları, çocuksuları dört bir yandan aşla, işle tehdit ediyor olsa da; bırakmamalıyım!

Onlar yüzünden her akşam içmemeliyim, dumanlara boğulmamalıyım!

Sadece Allah'a yalvarmalıyım ve her akşam gönülden isyanlarla uykuma dalmalıyım!

Onlar, o pis kadavralar yüzünden bu güzel, pırıl pırıl bedeni kurban edercesine keyif vericilere boğulmamalıyım!

Dünyanın bir an önce beklenen nihaî çözüme gitmesi ve hepsinin iplerinin çekilmesi için, hayat enerjilerinin geçersiz kılınması için isyanlarımı, dualarımı yukarı haykırmalıyım! Sadece kendi ucuz hayatım için değil, artık bu güzel insanlığın hayrı için bir şeyler istemeliyim.

Bu yolda ruhlar alemine, meleklere, peygamberlerin kutsal varlıklarına, Orion'lulara, Pleiades'lilere, grilere, robotik varlıklara ve en yüksekte ALLAH'a çağrıda bulunmalıyım!

Her akşam yattığımda, bütün bu yüce silsileye, ellerini çabuk tutmaları için bağırmalıyım! Ağlamalıyım! Merhametlerini doğrudan yana acilen yürürlüğe koymalarını ve bu iğrençliğe bir son vermelerini dilemeliyim!

Asla... Asla bu güzelim çilekeş sahnenin, dünyanın o kadavralara kalmayacağına inanarak, onların zulümlerinden dolayı bezip, masumiyetten ve umuttan ümidimi kesip, kendimi harap etmemeliyim ve bırakmamalıyım! Bu yüzden saldırganlaşıp, günlük hayatımda yanlış tepkilerle ne kendi başımı, ne başkalarının başını belaya sokmamalıyım.

Şeytan tarafından madde ile satın alınmış bu ucuz ruhlar bütün dünyayı sarmışken ve hatta birçoğumuzun aileleri bile bu şeytanî silsileye boyunlarından bağlanmışken; yine de ruhumun renklerini onlar gibi karaya çevirmemeli ve hala bir aydınlık umudu olduğunu düşünmeliyim!

Asla... Asla dünyayı en üstten ele geçirmiş soysuzlar yüzünden ben de kararmamalıyım! Alkole, bezgin muhabbete, dumana düşmemeliyim. Çünkü o zaman benim gibi düşünme gücü olanları da bu konuda uyaramam. Onlara akıldan yana, aydınlıktan yana olan iradeyi ifade edemem.


Bütün aydınlık ruhlara sevgilerimle...

ARIZA ADAM
Ömer


ARIZA ADAM mantığı

Geçmişimden gelen ve halen benle olan-olmayan tanıdık kişilerin endişe duymaması için başlattığım açıklamalar zincirinin bir parçasıdır.

1 Aralık 2010 Çarşamba

ARIZA ADAM hesap soruyor

Hayranlarım; beni avradımın bile elinden büyük ölçüde aldılar ve bundan çok da memnunum. Hayranlarım; beni, gerçek, merkezdeki felsefemle, bütün tepkilerimle beni kalplerine alıyorlar. Diğer taraftakiler sadece düzgün duruşumu 'ben' zannedip, azla yetiniyorlar. Onlar beni suya sabuna dokunmadan sevenler. Hayranlarımsa; beni sorgusuz, bedenimi ve geçmişimi bir kenara itip, ana rahminden çıkmamış, topraktan doğmuş olan Arıza Adam kişiliğimle her türlü sevenler...


Bu düzene ve kokuşmuş rutinlerine kendilerini büyük ölçüde maledip, benle geçmişimde birlikte olanlar doğal olarak Arıza Adam'dan utananlar, ona destek vermeyenler, aralarında "Yahu Ömer'e ne oldu böyle allahaşkına?!" diye hayret dedikodularıyla sabah kahvelerini yudumlayıp, sonra sıradan kalıplaşmış kişiliklerine gömülüp, kaybolanlar...

Onlar düzgün duruşlarının tersine, tariflerini bu hayatın onlara şart koştuğu kılişelerin merceğinden yapanlar... Yani sistemin zavallı kurbanları,
fosiller, sonsuzu yakalayamamış ruhlar... Genelde bedenleri için yaptıkları bütün yatırımlara, emlaklara, paraya ve arabalarına güvenenler... Tabii öldükten sonrasına hiç pirim vermeyenler, ama bir yandan hayatta zorluk çektikleri günlerde imana gelip, Allah'a yalvaran yalancılar... Aslında görmedikleri hiçbir şeye asla inanmayan gafiller...

Bense, önce kendi içsel boyutlarımı keşfedip, kendi ışığımda yükselip, ellerime ruhumun o gizemli topunu alıp, şekilden şekile girebilen Arıza Adam... Sizlerin bilge yaramazı, bilge ahlaksızı, arlanmazı... Aslında yüzde yüz bir iman ve enerji topu... Sevdi mi, kalpten seven ve karşısındaki en derin yerlerine işleyen, sosyal olarak yalnız, ama dışarıdaki taşla bile konuşan, onda Allah'ı bulan, o taşla O'nun huzurunda dertleşen bir çilekeş...

İşte beni gerçekten ilgi ile izleyip, konularımda özel mesajlar bulan ve benim içimdeki o yaramaz bilge çocuğu gerçekten sevenler; asla benden utanmayanlar... Tersine kendi içindeki tepkileri dile getirdiğimi, yapamadıklarını ayan-beyan yaptığımı söyleyenler... Arıza Adam'ın yüzde yüz dert ortakları, gönül dostları...

Unutmayın; gönül dostluğu aradaki zamanı-mekanı ortadan kaldırır. Benle gönül dostu olmanız için asla geçmişimde yer almış olmanız veya çirkin rutinlerim sırasında benle yalancı kader ortaklığı yapmış olmanız gerekmez. Yaşanan o tarz geçici dostluklar, dönemler kapandıkça sabun köpüğü gibi ortadan kaybolurlar. Bunlar yalancı yoldaşlıklar, kokuşmuş ruhların çaresiz tutunuşları yanındakilere...

Unatırmış bazıları Arıza halimden. Açıp izlemezlermiş bile veya çaktırmazlarmış izlediklerini. Yeteneklerime içten içe hayran kaldıkları halde ve kendileri hayatı yönlendirme adına ortaya hiçbir şey koyamadıkları halde, yine de kendilerini benim gibilerin üzerinde görürlermiş; umrumda mı?!.. Onlar denizdeki kumlar, yol kenarında birikmiş çakıllar, mıcırlar... Yol bittiğinde asla bakmayı aklınıza getirmeyeceğiniz geçici işaretler... Üzerlerine basılıp yükselinen basamaklar...

Kendimden çekinerek, sürekli görgü kuralları ve iş disiplinine uyarak yaptığım şeyler sadece rutinlere ve maaşa bağlı kaldı ve bana hiçbir şey kazandırmadı. Ama kuralları kırdığım noktada Arıza Adam kimliğim beni sadece bir yılda sizlerle kucaklaştırdı.

Kararı siz verin dostlar; ben halimden nasıl utanırım?.. Bu halimden, Arıza Adam'dan utanan kokuşmuş eskiler, fosiller benim koskoca kitlendem de mi utanıyorlar? Onlar çok mu üstteler? Halk çok mu alt tarafta?..

Onlar bu topraklarda denizde kum... Bizse toprağın bütünüyüz. Ve ben; bu toprakların kokusunu katıksız içime çekerek, ortak dertleri, çilekeşlikleri, ezilmişlikleri kendi içinde yaşayan, hinlenen, kinlenen, hesap soran ARIZA ADAM!.. Tamamen size yakın, sizden ve hesap soran...

Onlar tabii ki beni sevemezler ve benden çekinirler. Çünkü yalanların üzerine oturup, onları kıçlarıyla örterler.

Ben; onların kıçlarının rahatını bozacak kadar açık ve detaycı, araştırmacı bir çığırtkan!.. Ve asla rahat edemeyecekler, çünkü ben her zaman burada olacağım!


O zaman onlara buradan hepbirlikte lütfen koyalımmmmm!

Bu bağlamda lütfen bu videomu bir daha izleyelim:
http://video.mynet.com/arizalarmeclisi/ARIZA-ADAMDAN-velilere-tepki/1027106


ARIZA ADAM
Ömer

9 Kasım 2010 Salı

İyi ki doğdun Arıza Adam

Yemişim böyle doğum gününü!

Hayat dört bir yandan, hatta o da yetmez, hem alttan-hem üstten, ishal ve kusmuk misali üzerime üzerime çökmüşken, davullu zurnalı, zenneli-dansözlü, cariyeli kutlansa da doğum günüm saraylarda; ne farkeder?

Hayatla sorunum olmasa “Arıza Adam” olur muydum efendim ben?.. Hayatın da benle sorununun olması bu durumda gayet normal değil mi?.. Ona da çok kızmamam lazım. Buradan hareketle aslında bir çeşit şükür eylemine doğru da akabilirim; belki o zaman sevap bile kazanırım kim bilir?!

Hayat madem benim “Arıza Adam” olarak internette, genç kitlenin önünde boy göstermemi sağladı ve beni birçoğunun da sevmesini sağladı, e o zaman şimdi artık hayat beni madden ve manen çeşitli öğeleriyle batırsa da, ağzıma-yüzüme etse de, paçavraya çevirse de, benim her durumda bir çeşit şükür halinde olmam da gerekiyor!

Sözümona en mutlu olmam gereken, hani temelde pek mutlu olmasam da bir bahane ile –mutluymuş gibi- görünmem gereken “doğum günüm”de dokuz ayın çarşambası beni bulmuş olsa da, karı dırdırı tepemde tavan yapmış olsa da, kart borçları, iş borçları ve alamadığım alacaklar yüreğimi hepten dar etse de, “Arızalık Madalyam”ın hakkını verme adına ben yine de şükredip, gülmeye-güldürmeye devam etmeye alıştım bile şimdiden!!!

Hayatta şu an bulunduğum noktada, “Arıza Adam” olmama rağmen, konum ve maddi anlamda avradın beklentilerini henüz karşılayamamış olmamın (Aslında kendi beklentilerim de bunlar) o cehennemî birikintisi nasıl olur da, bekleyip, bekleyip, bir aylık sessizliğini yine tam da doğum günümde bozdu hala inanamıyorum!

Lan bırakın da bari sözümona mutluluk tablosu çizmem gereken doğum günümde ucundan azıcık mutluluğu yaşayayım. Ama ne mümkün!? Evliysen; öyle kendi istediğin zamanlarda ha deyince mutlu olmaya da hakkın yoktur. Adamı kevgire çevirirler! Anasından emdiği sütü bir günde burnundan, ağzından, hatta makatından getirirler vallahi!

Özel anlaşma mı yaptınız lan hep birlikte sırtıma kızgın maşalarla binmek için benim avradla!?

* * *

İşte benim bu yılki doğum günüm, 8 kasım 2010 tarihinde ruhumun içinde yangınlar eşliğinde böyle kutlandı!..

Arızalık bende… Delice, ayarsız videolar, binbir surat bende… Hatta nereden geldiği belirsiz, birbirinden leziz, ‘hediye ince naylon çoraplar’ da ben de… Yetmedi mi?! Onca hediye edilmiş G-stringler kargo-kargo kapımda… Ama gel gör ki; doğum günümde cehennem de bende!

Kardeşim; istersen kral ol… Hiç farketmez…

Biraz dırdır, biraz geçim sıkıntısı, kredi kartları, biraz rezalete yan bakan ülke gündemi, hayat şartları, çamurlu yollar; al işte sana mevkii, sıfat ve yetenek farkı gözetmeyen adil cehennem!

Yine şükrediyorum ve diyorum ki; Ben Allah'ın sevgili kuluyum.


ARIZA ADAM
Ömer

-----------------------------

Lütfen sayfama katılın!
http://www.facebook.com/ariza2010

Videolarımın linkleri
http://video.mynet.com/arizalarmeclisi
http://www.dailymotion.com/arizaadam
http://www.youtube.com/6600066
http://www.youtube.com/mrarizaadam

4 Kasım 2010 Perşembe

Youtube; aç-kapa musluğu!

Youtube'un ülkemizde iki gün boyunca erişim yasağının kalkması ile ülkemizin gençleri arasında adeta bayram ilan edilmişti. Hatta ben de 'sonsuza dek genç kalmak üzere gençlik iksiri içmiş ARIZA ADAM' olarak, onlarla birlikte aynı bayramın coşkusunu yaşadım o iki gün. Bir adet daha ARIZA ADAM kanalı açtım youtube'da ve arka planına en iğrenç, depresif bakışlı bir fotoğrafımı döşedim. Yeni videolarımı da oraya hemen eklemeye giriştim.

Ama gel gör ki; internet kanun lugatı yine tersten okundu ve internetin en yaygın video platformunda yaşanmış olan iki günlük bu özgürlük rüzgarından sonra bugün yine siteye erişimin kapatıldığı haberini aldık!?

Bu seferki sebep başkaymış efendim! Baykal'ın aksiyon sahnelerinin bu siteye sızmış olmasıyla birlikte Ankara 11. Sulh Ceza Mahkemesi youtube'a girişi engelleme kararı almış.
Buyrun bur'dan yakın!.. Ya da hiç yakmayın da; mum "süs" olarak yatağınızın yanında durmaya devam etsin. Sadece yatmadan önce bir kere muma bakıp, duanızı edin ve uykuya dalın!

Bol bol rüya görün. Rüyanızda yemyeşil çimenlerde ve güneş ışığı altında özgürce(!) koşun. Ama sakın ola o mumu yakmayın! Lakin mumun fonksiyonu; onun karanlık gecelerinizi aydınlatması değil, süs olarak evinizin dekorasyonunu tamamlamasıdır!

E biz şimdi o kadar çok sevinmiştik ki 'Youtube yeniden açıldı' diye... Ve bu güzel tat öyle bir kursağımızda kaldı ki bu yeniden yasaklanma olayı ile ; vallahi ne yapacağımızı şaşırdık be kardeşim?!

Yani bugün bir siyaset büyüğümüz olan Baykal'dan dolayı kapattık; canı sağolsun! Eh yarın belki yine açarız siteyi erişime. Nedir ki?.. Açarsın, kaparsın, açarsın, kaparsın. Taharet musluğu mübarek! Ama bu sefer de belki 'hatun bir siyasî büyüğümüzün' g-stringli görüntüleri düşer internete ve yine kapatıveririz o güzelim paylaşım platformunu erişime!? Olur mu, olur yani!

Tamam, anladık kişisel haklara ne kadar saygılı olduğumuzu da; yarın-öbürgün benim, yani ARIZA ADAM'ın bir bayanın ayaklarını ve naylonlarını elle, suyla ve kremle bakıma(!) aldığı korsan çekimleri, kendi iradesi ve onayı dışında
internete düşse; ben de bir Türk Vatandaşı olarak dava açsam, suç duyurusunda bulunsam, youtube'a erişim benim onurum adına da kapatılacak mı?..

Bu ülkede yaşayan her görevden, her mevkiden insanın haklarının eşit olduğunu biliyorum?..

Bakkal Hasan Efendi, tam da mart ayı gelip, hormon krizine girdiğinde; o büyük buzdolabının arkasında bir acele, bir bayanla çok önemli ve yakın iş görüşmesi halindeyken görüntülense ve internete sızsa, kendisinin kişisel haklarına tecavüzden dolayı da kapatabilecek miyiz youtube'u?..

Kasap Memet Efendi de insan sonuçta?.. Adam dellenmiş bir kere ve yan şubesi olarak değerlendirdiği sevgilisi Ayşen'i arka soğuk depoya bir güzel kapatıp, orada asılı etlerin kanlı ve lop lop, romantik manzarasına karşı onun kaba etlerini kantara koysa ve 'kaç kiloymuş' diye el yordamıyla araştırmalara dalsa, ertesi gün de onun bu görüntüleri internete sızsa; kendisinin de kişisel hakları için youtube kapatılabilecek mi yeniden?

E o zaman hiç açmayalım en iyisi biz bir daha bu siteyi erişime, çünkü bizim toplumumuzdaki her insanın da gözlerden uzakta bir dünyası elbette vardır veya bunun olması hakkı hepsinde vardır ve bu gerçekler eninde-sonunda gün ışığına çıkacaktır.

Peki, acaba bizde "youtube" deyince akla artık sadece onun-bunun yatak odası mı geliyor? Çünkü en genel ve kolay kapatma sebebi bu olabilir iyice bir olay üzerine düşününce. Yani sonuçta her erkek ve her kadın sevişiyor hayatının bazı zamanlarında, değil mi?!

Şöyle bir önerim var o zaman:

"Youtube" isimli, dünyanın en büyük video paylaşım sitesi, bizlerin yatakodası sırlarımızı uluorta açık etme riski içerdiğinden, yani kirli çamaşırlarımızı ortaya dökme riski içerdiğinden, diğer hangi konularda insanlığa yararı olursa olsun, yine de bir daha girilmemek üzere, kapatılmıştır!


ARIZA ADAM
Ömer

---------------------------

30 Ekim 2010 Cumartesi

Oktay Ekşi vakası

Yazarlar, şarkıcılar, sanatçılar bazen yoğun enerji ve ilham halinden dolayı hatalara düşebilirler. Daha beteri; olayların ve kahramanların isimlerini vererek, onlara hakaret çağrıştıran ifadelere de girebilirler. Tıpkı Oktay Ekşi'nin Hürriyet Gazetesi'ndeki son yazısında Başbakan ve bakanlar için "Analarını da satarlar." şeklinde çok ağır ithamlarda bulunan ifadesi gibi...

Evet... Büyük bir hata, büyük bir gaf... Yemin ederim ben daha yazıyı okumadan, sadece olaya toplumsal açıdan yaklaşarak bazı çıkarımlarda bulunma amaçlı yazıyorum şu an yazımı. Ki; böylece benden bu konu üzerine çıkacak yorum çok daha tarafsız olacaktır.

Oktay Ekşi; neyse ki sonradan hatasını itiraf eden ve ithamda bulunan yazısının hedef aldığı kişilerden özür dileyen bir yazı daha yayımladı. Yemin ederim onu da okumadım henüz! Tamamen objektif kalma adına, olayın nedenini ve sonucunu manşet başlıklarından okumakla yetindim ve kalemi elime aldım. Pardon; klavyemin tuşlarını elime aldım!

Basında ve TV'de, siyaset adamlarımızın, yazarlarımızın ve sanatçılarımızın, sonradan ortalığı ayağa kaldıran türden büyük hataları sık sık olmaktadır farkındaysanız. Hatta Başbakan'ın bile, bir kısım kitleyi ayağa kaldıran, mizah dergilerine ve nice köşe yazılarına ilham kaynağı olan "Ananı da al git!" gafını daha dün gibi hatırlarım. Bakanlarımızın düştüğü gafları burada saymıyorum bile...

Gaftır, hatadır, dil sürçmesidir; yapılır. Oluverir ve kendini alamaz insan bazen. Ağzından çıkmıştır laf bir kere. Peşinde koşup da, karşındakinin beyin kıvrımlarına girip, onda değer yargılarının oluşmasına neden olmadan önce kulaklarının girişinde lafı yakalayıp, ortadan kaldıramazsın ki?! Olmuş ve bitmiştir; sonuçlarına katlanırsın. Sonunda da ya ettiğin lafın arkasında hala dimdik durursun, ya da gerçekten bir hata yaptığını anlarsın ve alçakgönüllülükle özür dilersin kitleden veya şahıstan. Çünkü insansın, robot değil...

Sonuçta Oktay Ekşi'nin de bu büyük hatası, zaten gergin ve bölünmüş olan halk kitlesindeki ateşi yükseltti ve provokasyonların da eşliğinde, biraz da haklı olarak gösterilere neden oldu. Ortalık ayağa kalktı. Adam görevinden istifa etti. Bazıları buna üzüldü, bazılarınınsa ekmeğine bal sürüldü.

Şu da vardır her zaman ama: İnsan haklı da olsa; öfke ile kalkıyorsa, mutlaka zararla oturur. Öyle bir hata yapar ki; artık vurgulamak istediği olayın hakkı-hukuku önemini tamamen yitirir ve karşılıklı tarafları tamamen birbirine düşüren, bir tarafı haklı ve ezik, diğer tarafı ise kaba, küstah ve tukaka ilan eden bir tablo oluşur. Artık olayın ne olduğu değil, kimin ne kadar büyük küstahlık yaptığının, sınırları ne kadar aştığının yargılanması devreye girer. Ne yazık ki bu noktadan sonra artık ele alınan konu arka plandadır, hatta ona bakılmaz bile.

"Oktay Bey özrünü diledikten sonra görevine devam etmeli miydi?" sorusunu şu an kendim cevaplayamıyorum. Gerçekten bilemiyorum. "Belki de görevine devam etmeliydi, ama Başbakan ve bakanlar da ona dava açmalıydı ve Oktay Bey de zamanın akışı içinde bu hatasının hesabını yargıya karşı vermeliydi." desem, şu an benim için daha mantıklı bir cevap olacak. Çünkü birikimlerin, tecrübelerin, yeteneklerin önünün, tam da olgunluk zamanlarında bir hata yüzünden "çat!" diye kesilmesi de bana mantıklı gelmiyor doğrusu.

Hele ki; bir çok kaynakta ülkemizin halk kitlesinin tamamen ikiye bölündüğünün söylendiği, kamunun gözönünde gerçekleşen bu tür ifade hatalarının çok daha ateşli tepkimelere neden olduğu, halkı galeyana getirdiği bu zamanda daha mantıklı ve sakin düşünmenin gerektiğine inanıyorum.

Aziz Nesin de Türk Halkı'nın geneline karşı düştüğü ifade hatasından dolayı yakılmaya bile çalışılmıştı biliyorsunuz. Ama ne oldu?.. Belki büyük bir kitle onu ölümüne kadar bir daha adamdan saymadı, tamamen "tukaka" ilan etti, ama şimdi sorun bakalım gençlere ve okumanın önemini bilen kitleye... Aziz Nesin hala çok büyük bir edebiyat adamıdır ve ölümsüzdür onlar için. Çünkü o büyük gafa düşmüş olsa da, adamın eserlerinin büyüklüğü de her zaman geçerlidir.

Demek istediğim şu ki; hatadır, herkes yapar. Hatanın büyüğü de olur, küçüğü de... Ancak sonradan gelecek pişmanlık, bir özür ve itiraflar bence, hatayı yapan kişinin yükünü, önceki eserleri de gözönünde bulundurularak biraz hafifletmeli.

Evlilik kavramı üzerinden kısa bir örnekle yazımı bitireceğim.

Büyük bir aşkla evlenip, bir anda etrafındaki seksi kadınlara ve onların bacaklarına bakmamaya başlayıp, hatta onlarla diyaloglarını bile sıfırlayıp, yeminler edip, adeta bir rahip edasında temize çıkan adamlar vardır. Onlara o günden itibaren çıplak kadın resimleri bile atamazsınız, çünkü beyimiz evlenince bir anda nirvanaya ulaşmış gibi görür kendini! Ama sonra zaman geçtikçe, vidalar, balatalar gevşemeye başlar. Direksiyon sallamaya elleri alıştıkça, trafiğin piçi olup, yolu ve diğer taşıtları hiç takmadan, yanındakiyle konuşa konuşa, sigarasını içerek ve sol kolunu camdan dışarı sarkıtarak, bıçkın bıçkın arabasını kullanan adamlar gibi, beyimiz de evliliğe alışır ve artık karısı onun için bir rutin halini alır.

Yavaş yavaş çekimler azalır ve o kutsal evlilik yemini de etkisiz olmaya başlar. Günün birinde adam gömleğinin yakasının iyi ütülenmediğine veya herhangi başka ufak bir şeye takar ve basar kadına kalayı! Kadın da ona sağlam bir karşılık verirse, adam iyice galeyana gelip, boşar bile karıyı!..

E ne oldu o zaman o kutsal yemine? Ne oldu birlikte uyum içinde geçen o aşk dolu yıllara?.. Sildik mi bir kalemde koca bir beraberliği?!

Sizce bu mantıklı mı?

Atalım mı şimdi o kadını çöpe? Salalım mı o davarı yine azgın, kadınsız bir bekar olarak sokaklara?!

Evlilikler ara sıra ortaya çıkan hatalarla hemen bitirilirse; ne yararı kalırdı o birlikteliklerin insana, değil mi? Hemen ayırmayıp da yolları, hataları karşılıklı onarıp, birikmiş onca tecrübeyle perçinlenmiş beraberliği gelecek yıllara taşımak daha iyi olmaz mıydı?

Doğrusu ben ne karımı, ne dostlarımı, ne de belli bir düşüncenin temsilcisi yazarlarımızı, sanatçılarımızı bir tane hatalarından dolayı silmem. Buna 'doğru yol' olarak bakmam. Gerekirse kızarım, yererim, ama silmem.


ARIZA ADAM
Ömer


Videoları:

Çayım, purom, internetim

Param az olabilir. Hatta zaman zaman hiç de olmayabilir.

Malım, mülküm, dikili bir ağacım olmayabilir.

Üzeri türlü naylon laflarla bezenmiş, eli kalem tutmayan, ruhunda yeteneği olmayan dalkavukluğum ve ticaretim olmayabilir.

Bütün yakınlarımın yedikleri önlerinde, yemedikleri arkasında olabilir. Onlar jiplerinde, arabalarında, keyiflerinde, tatlarında olabilir. Bundan bana yansıyansa sadece boş bir avunma ve hayalperest bir güvence de olabilir.

Bu yakınlar ki; en zor ve çıkmazda olduğum karanlık anlarımda bir anda sıvışıp, sessizleşmiş olabilirler. Ben bazı durumlardan dolayı tehditler altında ezilip-büzülürken, kendi kıçlarına zarar gelmesin diye bana kulaklarını tıkamış olabilirler.

Balta girmemiş ormanlar haline gelmiş ülkemin, çamurlu-balçıklı iş dünyasında, kendini adam ve hatta 'dayı' zanneden, iki kuruşluk üçkağıtçılardan zaman zaman kazık yiyor da olabilirim.

Hiç farketmez! Umrumda bile değil!

Önümde monitörüm, ağımda dünya, arkadaşlarım, yanımda çayım veya içkim, tablamda da purom var ya; koy gö..üne gitsin hepsinin! Gittiği yere kadar giderler, belalarını bulurlar. Burada en zengin onlar olmuşlar, mal üstüne mal koymuşlar, herkese üstten bakmışlar. Umrumda bile değil.

İster sonları daha büyük zenginlik, ister cehennemdeki altın tabut veya ipek kefen olsun; umrumda bile değil. Benim keyfim bana ait ya; koymuşum topunun a..ına...


ARIZA ADAM
Ömer



21 Ekim 2010 Perşembe

'Piç' mekanlar

(Arıza kafa modunda yazılmıştır. İstisnalar için asla söylenecek sözüm yoktur. Modunuzu yüksek tutarak okumanız tavsiye edilir.)

Bizdeki mimarlar ve batıdaki mimarlar!

Kulağa hoş geliyor mu? Nasıl şeyler çağrışıyor beyninizde acaba?..

İyi mi, kötü mü? Orijinal mi, kopya mı?

Taklit mi, yoksa türünün ilk örneği kalem darbeleri mi?..

Batıdaki mimarlar daha en baştan, kökten medeni, özgür ve yaratıcı şekilde yetiştiklerinden; ortaya çıkardıkları binaların ve mekanların tasarımlarında da cesur ve öncüdürler. 'Olmayanı' cesaretle konduruverirler kağıtlarına... Oradan da hayatın zeminine... Hem de yüzde yüz düşündükleri gibi. Tıpkısının aynısı!..

Düşüncelerinin yeniliğine ve orijinalliğine birebir hizmet ettirirler teknolojiyi ve malzemeyi. Çeşitli kriterlerin kölesi olmaz onların tasarım güçleri. Dikdörtgenlere, düz hatlara veya yuvarlaklara boyunlarından bağlı değildirler. Onlar geometriyi de, teknolojiyi de, felsefeyi ve hatta toplumsal kabulleri de kendi düşüncelerinin peşine katarlar.

Cesursan ve cesur olmana, bunu ifade etmene imkan veriliyorsa; sen de inan bana ortaya neler neler koyarsın!

Bizdeki en iyi mimarların bile çoğu, illa ki önce batıdakilerin son çalışmalarını tararlar. Hatta her ay tanınmış ofislere en az iki adet, ciltli, son çıkan yabancı mimari kitaplar girer. Bu kitaplara binlerce liralar harcanır. Yeni ve havalı bir proje beklendiğinde; önce bu kitapları yalayıp, yutarlar ve en ince detayına kadar oradaki eserleri tararlar. Sonra kılıbık ve suçluluğu içlerine sindirmiş el hareketleriyle, benzer ve
'sözümona yeni'eserler ortaya çıkartırlar!

Bütün telif haklarını, fikir eserlerine saygıyı, kanuni hak korunmasını, öncü tasarımcılığı hiçe sayan ve bütün ölçüleri alt üst eden yaratılışımızla, ortaya çıkardığımız onlarca taklit binayı ve mekanı, müşterilere "Benim orijinal tasarımım" etiketiyle lanse edip, paraları gömmekten hiç gocunmayız bile! Çünkü biz ta en baştan beri hep onları takibe, kopyalamaya ve onlara özenmeye göre yetiştirildik. Yalan mı?!..

Ve biz; onların tersine, içe dönük, çekingen, herşeyden korkar şekilde, baskılar altında eğitildik ve meslek sahibi olduk. Ayıplanma ve etiketlenme korkusuyla, dogmalara karşı gelmeme itkisiyle hep kutunun içinde ve 'tarif edilebilir' kaldık.

Onlar sıfırdan kalemi ellerine alıp, kendi düşüncelerindeki o ilk oluşumların temellendirdiği tasarım kabullerini, mevcut teknolojik imkanlarla donatırken; biz, mevcut teknolojik imkanlara göre dört köşe mantıkla binalarımızı-mekanlarımızı 'köle tasarımlar' haline getirdik ve bunu yaparken de hep onların önderliğine yenik başladık yola. Zaten yenik ve boynu bükük, dürüstlükten uzak giriştiğimiz mekan ve bina oluşumlarımızın altına bir de nasıl o imzalarımızı atarız hiç anlayamadım yıllardır!?

Ben mimarideki ilk çalışmalarımda kalemi alıp, sıfırdan, hiçbir mevcut eserden esinlenmeden orijinal şeyler karaladığımda beni kınarlardı ve uyarırlardı. "Tasarıma başlamadan önce yurtdışı örnekleri iyice tarasan da, Amerika'yı yeniden keşfetmeye zaman harcamasan?" derlerdi. Daha özgür ve bağımsız tasarımlarımı ortaya çıkarmam konusunda kendimi uzun yıllar ezik hissettim bu hakim yöntem ve tavır yüzünden.

İşte; o yıllarımda benim ve diğer mimarlık öğrencilerinin sık duyduğu bu cümle, aslında bizim, Türkiye'nin mimari ruhunun ve kişiliğinin de ilk belirtileriydi. Bu kısa cümlenin altında çok fazla kompleks yatmaktaydı. Ama gören ve anlayan çok azdı.

Biraz büyük laf olacak belki, ama bu yaklaşımla peydahlanmış yeni binalarımız, mekanlarımız, hiçbir zaman safkan Türk değillerdi. Bizim birçok binamız bu yüzden kimliksiz ve piç olarak dünyaya geldi. Babası zengin, medeni, yaratıcı ve batılı bir adam, ama adı bile belli değil. Çünkü biz her zaman batılı adamlara, adını bile sormadan 'veririz'! Annesi ise bizim zavallı kadınlarımızdan biri... Çocuk tamamen babaya benziyor, ama anne bizden yani. Ama baba burada değil ki!? Spermini bırakmış, gitmiş!

İşte o yıllarımda bana, yurtdışı örneklerini taramamla ilgili sarfedilen bu 'yenik cümleyi' duyduğunda, sinirlenmeyen, kendini hiçe sayılmış saymayan, alınmayan ve boynunu büküp, hemen literatürleri taramaya başlayan mimarlar ve tasarımcılar çoğunlukta oldukça; bizim binalarımız ve mekanlarımız her zaman ortalıkla birer 'piç' olarak dolaşmaya devam edecektir!

Biz en iyisi dizlerimizi dövelim duralım hala!


ARIZA ADAM
Ömer

Videoları:

15 Ekim 2010 Cuma

ARIZA ADAM HAREKETİ ENGELLENEMEZ!

ARIZA ADAM HAREKETİ ENGELLENEMEZ!

Çünkü beni bu tohumlar, bu topraklar, bu iklim, bu hava, bu su
arızalandırdı.

Bu toprakların ve bütün bizi kapsayan doğal şartların -altın gibi değer biçilemez- olmasına rağmen, bu toprakların üzerinde yaşayan ve adına insan denen yaratık arızalandırdı beni. İçimdeki bütün enerjiyi kendine tepkiye çevirdi. Bütün yaratıcılığımı ve yeteneklerimi ona karşı çevirdim.

İyi ile kötü arasında kesin hatlarla bir seçime yaklaştığımız günümüzde, artık felsefesiz, temelsiz, düşüncesizce maddi amaçlı yaşayan gafiller enayidir, kılıbıktır, caizdir!

Ayıpların, dogmaların, utangaçlığın, pimpirikliliğin arkasına sığınmak doğruculuk, güzellik değil, yalancılıktır! Ben asla böyle olmadım, olmayacağım.

Genç kitlenin içindeki o eşsiz, masum, çılgın ve umarsız titreşimlerle bezendim. Çünkü geleceğe bakan her ruh, gençliğe yakın olmaya mecburdur. Diğerleri ise fosiller, moruklar, bir süre sonra kullanım süresi dolan işe yaramazlardır.

Unutmayın; şimdiye kadar etrafımızı saran politik, siyasi ve eğitimsel, toplumsal yanlışlıklar çok çirkin boyuta gelmiştir ve asla genç kitle sizler gibi olmayacak! Onlar gerçekten aydınlık insanlar; sizleri çekemezler, sizler gibi düzenbaz, korkak ve takıntılı olamazlar! Ben de olamam!

Çünkü ben her zaman genç ve yaratıcıyım. Üretkenim! Sizler gibi yalaka, üç kağıtçı, materyalist ve az çalışıp, bol para kazanma heveslisi değilim! Ben insanım!

Gerisi kukuma anlatın ve yakınımdan toz olun, gidin!


Bütün fosillere ve moruklara...

ARIZA ADAM
Ömer

* * *

Lütfen sayfama buyrun; tepkilerimi paylaşın.
http://www.facebook.com/ariza2010


22 Eylül 2010 Çarşamba

Pustu Kustu



Ortam artık puslu
doğruyu düşünen herkes dayanamadı kustu.
Zarar yok gerçi
oldum olası bu halk hep göğe baktığında
gördüğü hep şu pis 'pus'tu.

Lakin memleketin çoğunluğu tarrrağa yan bastı.
Benim de bağırsakları kesif bir gaz bastı.
Artık bu salakça ve içten mücadeleler
dedeyi, nineyi, veledi hepten kastı.
Pis osurmaya ramak kaldı.

Emekçinin ekmeğini arslanlar aldı
düşünenlerin aklını cahiller aldı
hayretler uçuşur havada artık
ne yapsak, ne etsek faydasız.

Herkes benim gibiyse eğer
Hep bir ağızdan
cayır cayır
kallavi osuruğa az kaldı!


ARIZA ADAM
Ömer

11 Eylül 2010 Cumartesi

Referandumdan bir gece önce

Bu akşam kendime, ne birada, ne çayda, ne kahvede, ne de puroda sınır koymadım! Deli gibi, manyaklar gibi, sapıklar gibi, alabildiğine içeceğim ve alabildiğine dumanaltı yapacağım kendi kendime!

Evdeki iki kadın nesli de yattı yataklarına zaten; kaldım bir başıma... Ha bir de Micho Amigo Dalman ismindeki kedim var; o da yaymış kıçını sabahtan beri uyukluyor. Yani ondan da hayır yok bana.

Zaten referanduma doğru iki gün öncesinden almışım teskim edicileri, uyku ilaçlarımı; bugün gün içinde bile üç saat uyudum fazladan. Şakülüm, kıblem şaştı. Akşam oldu, saat onikiye dayandı, daha yeni patladı afyonum. Bir de yarın da sandık başına gideceğiz oy vermek için ya; uykum artık hiç gelmez herhalde. Beynim titreşiyor, ruhum alevleniyor, sinirlerim deli gibi atık!.. Avrad ve küçük kız yanıma bile yaklaşamadılar sabahtan beri, 'paylarım' diye. Gerçi paylarını da aldılar bir ara sinir sistemimden yana, ama neyse!..

"Arıza Adam'a yakışır ara sıra hadise çıkarmak." derim, ama ne yazık ki bu hadiselere en çok da yakınımda olan sevdiklerim kurban gider ve bugün de bir miktar öyle oldu zaten! "Allah affetsin beni" diyorum. Başka diyebileceğim, sığınabileceğim bir koruma kalkanı da yok.

Sonuçta şu an geceyarısı ve ben ne tütünde, ne birada, ne de kahvede sınır tanımıyorum. Ne zaman uyurum bilinmez. Sinirim, derdim, hayat mücadelem, ülkemin risk altındaki geleceği ve doğrucuların başına gelecekler, yarınki referandumun sonucuna bağlanmış durumda. Ya boku tümden yiyeceğiz, ya da yırtacağız ve en Cumhuriyetçi şekilde, en Atatürk'çü şekilde medeniyete doğru hepbirlikte kanat açacağız.

Yarın, sonuçlarda çoğunluk "evet" çıksın veya "hayır" çıksın; dünyanın önünde ya hepbirlikte dansöz olacağız, ya da arslanlar gibi dik duran, ona-buna yaltaklanmayan karakterli bir ulus olacağız. TÜRK MİLLETİ olacağız!

Ya gündemlerimizdeki şu ana kadarki komedi devam edecek, ya da stratejisini çizmiş, Atatürk zamanındaki gibi ülkesi için ölebilen bir duruşumuz olacak dünya karşısında.

Ya yine diğer milletlerden gelecek şantajlara, direktiflere göre şu koskoca milletin hayat şartlarını ayar edeceğiz üç kuruş lokma için, ya da "Biz Türküz!" diyecek kadar sesimizi gür kılıp, kendi üretkenliğimizi ön plana çıkarıp, dünya milletlerinin dayatmalarına el açmayacağız. Ne olduğumuzu bileceğiz.

Dünya milletleri, artık atmosferde görünen UFO'lar üzerine bile araştırmalar yapmaya başlamış ve "bir felaket olursa bu dünyada nasıl sağ kalırız" sorusuna cevaplar aramaya başlamışken; biz, ya hala peçeyle, baş örtüsüyle, korsan Kuran Kurslarıyla cebelleşmeye devam edeceğiz, ya da adam gibi "insan" olup, gerçekten Allah yolunda temiz bir toplum olarak dünya insanı olacağız!

Ben yine yarın koşumu yaşarım, dalgamı alabildiğine geçerim, Allah nasip ettiği kadar işimi yapar, aşımı sağlarım, ama bu kutsal topraklar eğer sapkın hedeflere kurban edilirse; gün geldiğinde Atatürk'ün karşısında nasıl dik dururuz ve Allah'a ne hesap veririz, onu da ben bilmem!

Yarın referandum için sandığa gidiyoruz ve geceyarısı bu saatte, benim için tütünde, birada, kahvede, puroda sınır yok.


ARIZA ADAM
Ömer

Güç ve erkekler

Hükümetlerin, partilerin, Türk Silahlı Kuvveyleri'nin, PKK'nın, resmi-gayrı resmi bütün örgüt ve kuruluşların güçlerini ve uygulamalarını gördük. Huzurumuz kaçtı, şehitler verdik, bu yollarda telef olduk, ama hala yıkılmadık ve milletçe ayaktayız Allah'a şükür.

Hortumcuların, fırsatçıların, yalakaların, yandaşların ve üçkağıtçıların güçlerini gördük, onları afişe ettik; bir şekilde yine ayakta kaldık ve mücadeleyi bırakmadık. Sonuçta kârda olan yine bu devlet, bu millet olacak inşallah.

Bunca örgütün, kuruluşun ve yollu-yolsuzların gücü karşısında karşı tedbirlerimizin tanımını yaptık ve reçetesiz kalmadık Allah'a şükür. Biz de panzehirimizi ona göre ayarlıyoruz artık; alıştık bunlara.

Ancak; bütün bu güçlerin ötesinde, daha yıkıcı, çoğu zaman çözümsüz, insanı kaosa sürükleyen ve hayatı ona kapkara, umutsuz gösteren apayrı bir güç var ki; onu hep küçümsedik ve önemsemedik. 'Onu çözüme götürelim de rahat edelim' diye akrabalarımızı sattık, doğduğumuz toprakları terkettik, şehirler değiştirdik, anamızın ak sütünü tanımaz olduk. Onun uğrunda işimizi değiştirdik, eskilerimize cephe aldık, henüz kimliği oturmamış yeni'mizi savunur olduk. İsmimize, cismimize, soyadımıza karşı geldik. Kendi tarihimizi tanımaz olduk.

Sessiz, güzellik maskesi ile perdelenmiş, ahenkli ve estetik duruşuyla bu gücün önünde hep eğilip-büküldük, dilimizi şeyimize sokup, efendilik tasladık. Eğilip-büküldükçe de daha bir kemiksizleştik.

O gücün insan üstünde ne denli yaptırımcı ve kurnazca ayartıcı olduğunu hep küçümsedik.

Nedir o güç, hala tahmin edemediniz mi?!..


Şimdi söylüyorum:

Tabii ki dırdır'ın gücü!..

Kadının, avradın, karının, eşin, sevgilinin, yavuklunun gücü!

Daha da açabilirsiniz isimlerini, farketmez. Erkeğin karşısında, yazımın başında saydığım bütün o kuruluşlar, örgütler, şahıslar ve kurumlar bir şekilde güçlüydü, ama Dırdır'ın gücü, içten içe hep yıkıcı olmadı mı onun için?.. O saydığım şahsiyetsizlikleri ortaya koymasına hep o güç neden olmadı mı?

Yıkılan kankiliklerin, dostlukların, satılan akrabaların, terkedilen eski toprakların, elden giden mevkilerin ve en önemlisi, o masumca yaşama arzusunun, umutların ve rüyaların akibeti hep o Dırdır'ın gücünden dolayı aynı olmadı mı?

Bence her erkeğin en büyük imtihanı; Dırdır karşısında gösterdiği soğukkanlılık ve direnç miktarının ne kadar olacağıdır! Bu onun eğitimidir, sınanmasıdır, takviyelendirilmesidir. Komandonun sert eğitimi gibi, Dırdır karşısında erkeğin ayakta mı kalacağı, yoksa ipleri mi elden bırakacağı, onun geleceğini belirler. Günler geçtikçe daha bir kedileşmiyorsa, daha bir yelkenlerini suya indirmiyorsa, karakterinden bir şeyler eksiltmiyorsa; erkeğin hayattaki diğer zorluklar ve güçler karşısında yıkılması mümkün değildir! Çünkü o, hayatın en güzel, ama en tehlikeli yaratığı olan Kadın karşısında en büyük sınavını vermiştir ve çeliklenmiştir!..

Dırdır'ın gücü ile sınanmakta olan bütün erkekler adına; "asla ipleri ellerinizden bırakmayın" diyorum!

Hadi rastgele!


ARIZA ADAM
Ömer

1 Eylül 2010 Çarşamba

Haklı, Haksız ve Referandum

Beyler!

Sizler politikacılarsınız. Siyaset yapıyorsunuz ve ülkeyi de tam anlamıyla referandum yolunda ikiye böldünüz!..

Eh... Ellerinize sağlık! Allah ne muradınız varsa versin!

Meydanlarda harala-gürele bir çığırtkanlık, karşılıklı büyük-büyük, ukalaca laf atmalar, asıllı-asılsız suçmalar, lekelemeler, mesnetsiz ithamlar... Feci karmaşık bir laf salatıcılığı...

Çirkin, akortsuz, saldırgan... Genç-yaşlı bütün ruhların rengini bozan ses tonları...

Bu zaten sizin işiniz. Hatiplik sanatı... Yaptığını, yapmadığını, yapabileceğini, yapamayacağını laflarıyla allayıp-pullayıp, halka güzel görünme mahareti... Dahası; halkı üçkağıda getirme becerisi!..

"İki pehlivan çıktı meydane; herbiri birbirinden merdane" hesabı, atıp-tutuyorsunuz. "Allah ne verdiyse!.. Ner'den tutturursak... Halkı ne şekilde oltaya getirirsek kârdır." diyorsunuz.

Bu sizin sanatınız... Özellikle ayrım noktasına yaklaştıkça, yenişmek için bütün ülkeyi saran alabildiğine çirkin bir dövüş...

Ama; meydanda iki büyük pehlivan varsa ve ikisi de birbirine kesin tavırla meydan okuyorsa, illa ki bir tanesi doğru, diğeri ise yanlış... Hatta yalancı...

Adetlerimizden biridir... Bizim yollarımızda trafikte bir sürücünün hatası veya kasıtlı terbiyesiz bir hareketi olduğunda; haklı olan taraf, haklı olarak diğerine lafı koyar. Adamı azarlar. El-kol işaretleri yapar. Yüzsüz ve egosu yüksek, haksız taraf da hemen hemen her durumda üste çıkar ve sanki kendisi haklıymış gibi, aynen o da karşı tarafa giydirir lafı. Hatta hadsiz olduğundan, haklı olan tarafın üzerine bile yürür.

Ama illa ki iki taraftan biri haklıdır, diğeri ise haksız, hadsiz ve yalancıdır. Bu gerçek asla değişmez. Ustalığı yüzünden kendisini, olayı görenlere ve hatta olay yerine gelen trafik ekibine haklı gibi gösterse de, haksız taraf bal gibi de 'haksızdır'...

Gerçekten imanlı olanlar; olayın kaydının en tepede tutulduğunu zaten bilirler.

Kardeşim; şimdi siz referanduma doğru yürürken, o meydan-bu meydan birbirinize olur-olmaz atıp-tutuyorsunuz. Meydanlar rezalet! Ülkenin atmosferi rezalet! İşçinin, emeklinin, çalışanın durumu rezalet! Çarşı-pazar, et-kıyma, ekmek rezalet!..

Aynen trafikteki o çirkin kapışmalarımızda olduğu gibi; biriniz
yalancı ve haksızsınız.

Haklı olan, gerçekten hak yolunda, insanı için, halkı için en hayırlı olan sonucu ülkeye getirme adına bu mücadeleye gönül koymuştur.

Haksız ve yalancı olansa; asla bu ülke ve bu halk için hayırlı olanı istemez! İsteyemez!..

O yalnızca kendi insanlık-dışı amaçları yolunda, hırsları ve yüksek egosu uğruna koca bir halkı kendi vahşiliğine alet etmek için bu mücadelededir. Bu esas noktayı halka çaktırmaması da onun ustalığı tabii.

Bu ayrım noktasından yenik, ya da galip olarak ayrılsa da; haklı olan, hak yolunda kazanmış olacaktır.

Ve yalancı, haksız olan taraf...

Bu ayrım noktasından zaferle de, yenilgiyle de ayrılmış olsa; omuzlarına yüklendiği bütün bu koskoca halkın ruh yüküyle büyük ihtimalle cehennemi boylayacaktır.

Gerisi bizi ilgilendirmez!


ARIZA ADAM
Ömer

29 Ağustos 2010 Pazar

Büyük İstilaya doğru

Ben 1968 doğumlu, açık fikirli, hatta fazla açık fikirli (!), hakkında hem öyle, hem böyle denilen, yani kısacası medeni ve şöyle-böyle bir adamım!..

Benim liseli yıllarımda, çok sevgili şehrim İzmir’in Karşıyaka ilçesindeki o güzel günlerimde; teyzemlerle sık sık onların evinde buluşur, adeta video ayinleri düzenlerdik. “Ayin” dedim; çünkü biz ailece film izleme amaçlı sabahtan onlara giderdik ve ardı ardına beş adet filmi birbirine ekleyip, gece de onlarda kalıp, evimize öyle dönerdik. Hatırlıyorum da; teyzemin kızının boyuna göre çok büyük, ama son model, kaliteli yeşil bir vitesli bisikleti vardı. Ben de genelde üçüncü filmden sonra onlardan yarım saatliğine izin isteyip, mahallede o bisikletle hızlı ve havalı bir tur atıp, dönerdim. Sonra mesaiye aynen devam!..

Teyzemin ve benim korku-gerilim merakımızdan dolayı da daha çok gerilim, korku ve bilim-kurgu filmleri izlerdik. O yıllarda uzaylı ırkların, bazı Amerikan kasabalarındaki insanların içlerine bir şekilde mikrop gibi sızarak, onları sosyal ve toplumsal açıdan kendilerine nasıl köle ettiklerini işleyen bir çok bilim-kurgu filmi vardı. O filmleri izlerken adeta büyülenirdik, telaşlanırdık, korkardık.

Uzaydan
meteor gibi bir şey gelir; kasabanın kırsal alanlarında bir yere çakılırdı. Daha sonra olay yerine giderek, düşen nesneyi ilk merak eden kişinin bir şekilde üzerine sıçrayan ve onun içine giren bir yaratık sözkonusu olurdu genelde.

İşte o andan sonra, hatta adamın evine dönüşünden itibaren onu kendi karısı ve çocukları bile tanıyamazdı. Adamın beslenme şekli, nefes alış şekli, düşünce stili, felsefesi ve hayata bakışı tamamen değişirdi. Bol şekerli su içmeler, dolabı açıp, gecenin saat ikisinde çiğ et arama krizleri, karısı ile sevişirken garip sesler çıkarmalar filan!.. Ondan sonra güç bela karısıyla birlikte olduğu an, bir fırsatını bulup, ona da fişi bir taktı mı; ertesi sabaha karısı da onun gibi değişime uğramaya başlardı. Ondan sonra alın size başkalaşıma uğramış canavar bir aile!..

İnsanlar o etkileşimden sonra hayata bakışlarını da yüzseksen derece değişime uğramış halde bulurlardı. Uzaydan gelmiş, içsel bir direktife doğru rotalanmış bir biat ediş halinde, anlamsız ama memnun bir yüz ifadesi ve nedense etraflarındaki herkesi de uzaydan gelen o direktifin siparişiyle değişime uğratma çabası!..

Tam nedenlerini kendileri de bilmeden kapıldıkları bu zararlı büyünün etkisinde, yaşamakta oldukları kasabanın bütün orijinal öğelerini de bozup, çökerterek, herkesi kendileri gibi renksiz, bir örnek hale sokup, o ulvi şeytani titreşime sokmayı tek amaç edinirlerdi. Sanki karşılığında bir şey alıyorlarmış da; ellerinden geleni yapmak zorundalarmış gibi!..

Halbuki olan şey; sadece yıllardır beslenmeyip, aç bırakılmış manevi yapılarının, dışarıdan gelen ani, yabancı bir güç ile kendini şaşırıp, bir anda yanlış enerjilerle beslenip, açlığını yatıştırmasından ibaretti.

Bütün bu ana konu çerçevesinde; o günlerdeki bilim-kurgu filmlerde, koskoca bir kasabanın şeytani bir varlık veya titreşimin peşine takılarak, hızla ve toptan başkalaşıma girdiğini ve dünyanın adım adım elden gittiğini görmek, insanın içine çok çeşitli, acı sıkıntılar ekerdi. Film bittiğinde ise; olayı tamamen bilim-kurguya verip, “mevcut ortamın bununla alakası bile yok.” diyerek içimizi rahatlatırdık ve rutin hayatlarımıza devam ederdik.

Ama şimdi anlıyorum ki; o zamanlarda filmin bitiminde kendimizi avutma şeklimiz tamamen bir yanılsamaymış! Adım adım değişime uğrayan toplumumuzun durumunu gerek günlük hayatın işleyişi içinde, gerek medya organlarında ve yazılan-çizilenlerde her incelediğimde; az önce anlattığım tablo ile bire bir çakışır halde gördüklerim!

Yukarıdan veya aşağıdan, ama illa ki –dışarıdan- şeytani bir güç indi birilerinin doğrudan beynine!

O güç, ilk buluştuğu uygun yapıdaki insana ve onun yakınındakilere bir şeyler vaadetti ve yüzde yüz yorumsuzca, şüphesizce kendine bağladı onları. Akabinde boş boş, düşünmeden, iki kuruşa hayatta kalmaya çalışan büyük kitleye etkili şekilde hitap etmeleri için o ilk seçilmişlere bir iksir aşıladı. Bu iksir sayesinde onlar; o koskoca halk kitlesinin aydınlık taraftan yana düşünmesine de engel olabildiler.

Ve şimdi
aynen o eski bilim-kurgu filmlerdeki korku verici istilada olduğu gibi, hızla değişim tamamlanıyor.

Sanırım tamamen istila edilmekten başka alternatif de kalmadı artık, çünkü
çok sayıdalar ve o güce karşı düşünenleri, eylemi bırakın, düşüncelerinden dolayı bile bertaraf ediyorlar!

Tıpkı o eski bilim-kurgu filmlerindeki gibi; bu topraklar tamamen kurumadan, bütün doğan çocukların beyinleri o şeytani güç tarafından ele geçirilerek, istediği yönde programlanmadan, hala ele geçirilememiş olanlar bir şeyler yapmalı!!!


ARIZA ADAM
Ömer